21 Eylül 2011 Çarşamba

Okur Okulu Ahmet Hamdi Tanpınar Toplantısı


17 Eylül 2011


Okur Okulu projesi kapsamında ilk toplantımızı gerçekleştirdik. “Söz uçar yazı kalır” demişler. Ahmet Hamdi Tanpınar'ı tanımaya, onun şahsı ve fikirleri hakkında bir kanaat oluşturmaya çalıştığımız toplantıda çok değişik ve güzel şeyler konuşuldu. Ben bunlardan en azından bir kısmını not etmek istiyorum...

Toplantıya Tanpınar'ın biyografik bilgileriyle başladık.

Tanpınar 23 Haziran 1901'de Kadı Hüseyin Fikri Efendi'nin oğlu olarak İstanbul'da doğmuş. Çocukluğunun bir ksımı babasının memuriyeti nedeniyle Kerkük'te geçmiş. O yıllara dair şu notlarını okuduk:

Kerkük'e 1914 yılı temmuzunun başında. Birinci cihan harbinden hemen bir iki gün evvel gitmiştik. Bu yüzden bu şehirle o muharebenin hâtıraları bende birleşir. Geçmiş günlerimiz gerçekten sararmış takvim yapraklarına benzer mi? Burasını bilmiyorum. Fakat, Kerkük hâtıralarımı çok defa bir yığın tek sütunlu resmi tebliğlerin arasından çekip çıkarırım. Memleket felâketini, "muhtelif cephelerde sükûnet var" cümlesi altında örtmeğe çalışan tek sütun üzerine dizilmiş bu ajans haberleri bazen bir yığın karakol çarpışmalarının sonunda bir şehrin düştüğünü haber verirdi. Basra'nın, Bağdat'ın, Erzurum'un düşüşünü böyle öğrenmiştik. Bu ajans tebliğlerini karşı yakadaki (asıl Kerkük) matbaadan almağa bazen ben giderdim.

Oturduğumuz sayfiye yeri Korya ile asıl Kerkük'ü birleştiren Edhem çayının kuru yatağı üzerindeki köprüde, başımda açık renk bir şemsiye, havadis peşinde âdeta koştuğumu hatırlıyorum. Şehre ait hâtıralarım çok silik ve dağınık. Yalnız oturduğumuz evleri, yeni yapılan mektebi hatırlıyorum. Evlerin üçü de Korya tarafında idi. Birinci ev, bu sayfiye yerinin ucunda âdeta bir berhane idi.

Bu evde bizden evvel mutasarrıf Avnullah Kâzimi Bey oturmuştu. Şair Halide Nusret Hanım'ın babası olan bu zat, Kerkük'te çok iyi bir hâtıra bırakmıştı. Onun hakkında söylenenleri şimdi hatırladıkça, eski imparatorluğun devamını sağlayan, o tuttuğunu koparır, çakır pençe memurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Şehre ve havaliye sükûnet getiren, devlet otoritesini koruyan bu cins memurlara eskiden halkımız bir nevi keramet, hiç değilse bir dindarlık, riyazet izafe ederdi. Avnullah Kâzimî için de böyle olmuştu. Mektep arkadaşlarının çoğu, onun geceleri soyunmadan bir post üzerinde yorulana kadar ibadet ve dua ettiğini ve oracıkta kıvrılıp uyuduğunu, sonra atına binip eşkıya takibine çıktığını anlatırlardı.”


Kerkük'ten sonra Antalya'da da bir süre kalan Tanpınar'ın aşağıya aldığım satırlarını, maalesef bulup da toplantı esnasında okuyamadım ama buraya alarak bu vaziyeti telafi etmeye çalışayım:

Antalya'ya 1916 sonbaharında geldim. Epeyce büyümüştüm. Tek başıma geceleri deniz kıyısında veya kayalıklarda (Hastahanebaşı'nda) gezmek hakkım vardı. Karanlık epeyce inip de kayaların gölgesi beni korkutana kadar orada kalırdım. Denizin iki manzarası beni çıldırtırdı. Biri bu kayalıkların sahile bakan bir yerinde sabah ve akşam saatlerinde durgun denizin ışıkla ve dipteki taş ve yosunlarla aldığı manzaradır. Bu kayalarda beni mesut eden şeylerden biri de yine sakin saatlerde kovuklara suyun dolup boşalmasıydı. Bir de öğle saatlerinde güneş vuran suyun elmas bir havuz gibi genişlemesi. Bunlar benim muhayyelem için büyük mânâları olan şeylerdi.

Bu ancak büyülenme kelimesiyle anlatılabilecek bir haldir. Fakat galiba bu da yetmez; hakikat şu ki, üzerimde bir türlü çözemediğim bir sır, gelecek zamana ait bir ders tesiri yapıyorlardı.

1921 yılında tekrar Antalya'ya tatil için döndüğüm zaman bir gün yine Hastahane yolunda iki evin arasından tekrar güneşle birleşmiş, güneşin sarayı ve havuzu olmuş bu su ile karşılaştım. Manzara sadece muhteşemdi. Fakat bu güzellik bana acaip bir ölüm düşüncesi arasından geldi. Hiç bir şey bu kadar insana yakın, buna rağmen bu kadar ezici, ondan ayn olamazdı. Bu, şiire kendimi verdiğim seneydi.”



Baytar Mektebi'ni bırakarak girdiği Darülfünun-ı Osmani'nin (yani bugünkü İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi'nden 1923'te mezun olmuş. Erzurum, Konya ve Ankara'daki liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra Gazi Terbiye Enstitüsü'nde (Gazi Eğitim Enstitüsü) edebiyat dersleri vermiş. 1933'ten sonra İstanbul'da Kadıköy Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapmış.

1923 yılında Erzurum'da öğretmenlik yaptığı zamana dair bir hatırasını bu arada paylaştık:

1923 yıllarında Erzurum Lisesi'nde hoca idim. Mektebimizde Fransızca ders veren Abdülhakim Bey adında Mısırlı bir hoca vardı. Çok çabuk dost olmuştuk. Fransızcayı, İngilizceyi iyi biliyor, biraz yağlı, fazla tecvidli olmasına rağmen Türkçeyi de mükemmel şekilde konuşuyordu. Fransız gramerini iki ayda öğretmek için hususî bir metod bile icad etmişti. Bu cinsten icad sahiplerinin çoğu gibi, o da garip bir adamdı. Sene sonunda imtihanlarda çocukların hakikaten Fransız gramerini çok iyi bildiklerini gördük. Yalnız bir şey eksikti. Fransızca bilmiyorlardı. Tek başına metodun kâfi olmadığını ve her icadın icat sayılamıyacağını ilk önce o imtihanda öğrendim.”


1939'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yeni kurulan Türk Edebiyatı Kürsüsü profesörlüğüne getirilmiş. 1942 ara seçimlerinde CHP'den Maraş Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girmiş. 1946 seçimlerinde tekrar aday gösterilmeyince bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yapıp 1949'da da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne dönmüş. Bu görevdeyken 24 Ocak 1962'de İstanbul'da vefat etmiş.

Bir düzen içinde yürümek, savrulmadan, düşüncelerimizi dağıtmadan ilerleyebilmek için tespit ettiğimiz diğer iki başlık, yazarın etkilendiği ve etkilediği kişiler şeklindeydi. Tabi tam bir liste elde etmek için çok ciddi, akademik bir çalışma yapılması gerekir ama biz en azından denk geldiğimiz bazı isimleri zikrettik. Tanpınar'ın etkilendiği isimlerin başında hocası Yahya Kemal geliyordu:

Ruhunun ateşiyle bizim genç varlıklarımızı yoğurmaya çalışan bu inanmış adamı (Yahya Kemal'i) sevmemek kabil değildi. Onu ilk önce sadece güzel birşey tadar gibi dinledik. Sonra, irticalî ve yüksek bir maharet, kendini tüketmekten hoşlanan bir heyecan sandığımız şeyin altında gizlenen ana fikri farkettik. Filhakika Yahya Kemal, bize bu sohbetlerde ve derslerde, uzun tefekkürünün meyvası olan çok dinamik realite ile gerek aktüel, gerek tarihî mânâlarında temas halinde bulunan bir milliyet anlayışını getiriyordu. Bu milliyetçilik, hızını tarihten alıyordu. Fakat bu, kitaplarda olduğu gibi satır ve kelime halinde kalmış bir bilgi şeklinde bir tarih değildi. Belki toprağa bağlı, onunla beraber yoğrulan ve inkişafını yapan ve böyle olduğu için insanı hakikî buudlan ve kıymetleri ile yakalamaya muvaffak olan bir tarihti.

Bu tarih anlayışı bütün bir san'at ve edebiyat programıydı ve milliyet mefhumunun mucizesi ve yapıcı sırrı olan devam fikrini kendiliğinden ihtiva ediyordu. Onu dinlerken bütün Türk tarihi, kendimizi anlamak için sırrını sorup öğrenmeye mecbur olduğumuz bir alem gibi önümüzde canlanıyordu. Bizden evvel gelmiş, ömürlerinin macerasıyla, iman ve aşklarıyla bize bugünkü benliğimizi, bir ağacın meyvasını hazırlar gibi hazırlamış olan insanları anlamak için ne yapmıştık? Etrafımızdaki âbidelere, bu güzel şehre, Boğaziçi köylerine ve İstanbul'un ücra semtlerine, onlara dair soracağımız ne kadar çok şey vardı; ve bütün vatan böyle değil miydi?

İşte bundan yirmi sene evvelin gençleri, etrafına toplandıkları, ancak on, onbeş yaş kendilerinden ilerde ustalarını, yumuşak bakışlı ve sabırlı işçi elli fikir atletini dinlerken böyle düşünüyorlardı.”

Klasik zevki hiç bir kolaylığı kabule imkân vermeyen Yahya Kemal'e bir gün portakal ağacından bahsedecek oldum. O bana "Dünyada belki binlerce ağaç vardır, takat aslında ağaç üç dört tanedir: Çınar, kestane, ceviz gibi. Yine binlerce çiçek vardır. Ama yine dört-beş çiçek vardır.

Portakal ağacının altında oturamazsın, gölgesi yoktur. Dibinde gezemezsin, çamurdur. Zaten boyu müsait değildir" cevabını verdi. Bir bakıma hakkı var. Klasik şiirin dışındaki şeyler, hususi notlar, mevsimler veya zevki kökünden değiştiren iklimden gelen şeylerdir.”


Etkilediği isimler arasında çok insanın adı geçiyor ama ben doğrudan kendi keşfim saydığım bir isimden bahsettim: Nihat Boydaş. Prof. Dr. Nihat Boydaş hoca 2002 yılında “Türkçe Bilmeyen Cennete Giremez” isimli bir kitap yayınlamıştı. Bu kitabın ismine ilham veren notları Tanpınar'ın Paris notları arasında yakalamıştım. Hoca ile bir sohbet esnasında bunu dile getirdiğimde aşağıya aldığım satırları neredeyse eksiksiz bir şekilde ezberden tekrar etmişti:

Daüssıla.
Cafe Mahieux'de:
Türkçe konuşmağa başlayınca birinin Kula'lı, öbürünün Muğla'lı olduğunu öğrendiğim birkaç Rum. Biri öbürüne söylüyor:
-Papazın nasihatini sen de hatırlarsın Panayot, Türkçe bilmeyen cennete giremez.
-O eski darbımeseldir. Bana anam da söylerdi.
'İyi ama ben bilmiyordum."


Başlıklarımızdan en önemlisi “Vurgu yaptığı temel kavramlar nelerdir? Zihni daha çok neyle meşgul olmuştur? ” idi. Bu başlık altında uzun uzun sohbet ettik. Alt başlıklarımız şöyle sıralandı:

  • Doğu medeniyetin batı medeniyetine geçiş- Batılılaşma
    Bizi sadece yaptığımız işlerden değil, onların hız aldıkları prensiplerden de şüphe ettiren, mühim ve hayatî meselelerimiz yerine bir şaka denebilecek kadar hafif şeylerle uğraştıran, yahut bu mühim ve hayatî meselelerin mahiyetini değiştirip bir şaka haline getiren bu buhranın sebebi, bir medeniyetten öbürüne geçmemizin getirdiği ikiliktir.”
    (
    Yaşadığım Gibi, 34)
  • Yeni - Eski -Bırak canım, o şüpheleriyle, inatlarıyla övünsün dursun... Hayat yürüyor. Bir gün kervanın dışında kalınca anlar! Bu dünyada yeni diye birşey var! Onu inkâr edenin vay haline! Zorla değiştiremeyiz ya! Sağduyusu kendine mübarek olsun! Biz canlı hayatın peşindeyiz!
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü , 269)
  • Geçmişi yok sayan devrime karşı kültürel bir evrim fikri
    “Bugün umumî hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için lâzım gelen şartlardan âdeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştirecek şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamiyle teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi kaybetmişiz; bir kıymet buhranı içindeyiz. Hiç birini büyük mânâsında kendimize ilâve etmeden her şeyi kabul ediyor; ve her kabul ettiğimizi zihnimizin bir köşesinde âdeta kilit altında saklıyoruz.
    Bir medeniyet bir bütündür. Müesseseleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder. Onları lüzumsuz bulmaz, şüphe de etmez. Nasıl elimiz, ayağımız, kulağımız bulunduğunu düşünmeden bu uzuvlarla yaşarsak onlarla öyle yaşarız. Hakikî taazzuv da budur.
    Umumî hayat değiştikçe, medeniyet de müesseseleriyle ve kıymet hükümleriyle değişir. Bazan bunların bir kısmını tasfiye eder. Fakat bütün bu değişiklikler insanla beraber olur. Küçük, büyük buhranlar, anlaşamamazlıklar, huzursuzluklar, sıçrayış devirlerinde ihtilâller, teknik terakkiler, keşif veya tabiî inkişaflar bu tasfiyeleri yapar. Garp'ta ortaçağ insanı, rönesans insanı, makine sanayi'i devrinin insanı, bugünün insanı medeniyetiyle, müesseseleriyle beraber teşekkül etmiş şe'nî ve tarihî vakıalardır.
    Biz de eski medeniyetimiz içinde böyle idik. Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanı benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fâtihleri, bütün siyasî düzensizliklerine rağmen bize Itri'nin dehasını ve Nailî'nin dilini veren, zevkimizin o tam inkişaf ve istikrar devri onyedinci asır sonunun insanı elbette birbirlerinden çok farklıydılar.
    Fakat aynı zamanda birbirlerinin devamıdırlar da. Vâni Efendi'de Zembilli Ali Efendi, Zembilli Ali Efendi'de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey, Bursalı ismail Hakkı'da Aziz Mahmud HUdaî, Hüdaî'de Üftâde, Üftâde'de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus'ta Mevlânâ aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.
    Bütün bu insanlar ne kendilerinden, ne de bir evvelkilerden şüphe ediyorlar, hayatı, düşünceyi, kendilerini idare eden değerleri kudsî bir emanet gibi kabul ediyorlar, aralarında nesil farklarını tabiî buluyorlardı.
    Onlar parçalanmış bir zamanı yaşamıyorlardı. Hâl ile mazi zihinlerinde birbirine bağlıydı. Birbirlerini zaman içinde tamamladıkları İçin, gelecek zamanları da, kendi düşünce ve hayatlarının muayyen olmayana düşen bir aksi gibi tasavvur ediyorlardı.
    O kadar ki onsekizinci asırda yaşayan Kul Hasan Dede, onbeşinci asırda yaşamış olan Eşrefoğlu ile, sanki aynı şehirde ve aynı tekkede imişler gibi kavga edebiliyorlar, duygu ve hayat görüşü itibariyle o kadar başka türlü olan Nedim, Fuzûlî'nin bir mısra'ıyla kendi sansüalitesini anlatıyor, birbiri arkasından gelen nesiller, Hallaç'ın haksız yere dökülmüş kanını dava ediyordu. Hülâsa fikirler, imanlar büyük bir aile mirasının torunlarda genişlemesi gibi, aym köklerden dalbudak salıyordu. Hayat, bir ve bütün, insanıyla beraber sürüp gidiyordu.
    Böyle olduğu için de bir yere konan taş, iki üç nesil sonra behemehal bir bina oluyor, insan zamanına girmekle kazandığı şahsiyetini etrafına kabul ettiriyordu.
    İşte Tanzimat'tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.”
    (Yaşadığım Gibi, 35)

    Ben bir oluşun parçası, yarın ortaya geçecek son halkasıyım. Zinciri tanımazsam olur mu?”
    (Yaşadığım Gibi, 321)
  • Aşk
    Sevdiğim bir muharrir "Aşk, ölümün gülümseyen yüzüdür" der. Bu mes'ut cümleyi her hatırladıkça, onu kendim söylememiş olduğuma müteessir olurum. Çünkü, bu iki mefhumdan birini, ötekini hatırlamadan hiçbir zaman düşünmedim; hattâ onlar benim için eş doğmuş mefhumlar değil, birbirini tamamlayıcı yegâne hakikatlerdir.”
    (Yaşadığım Gibi, 134)


    “Aşk bize münferit ve dağınık dünyayı bir bütün halinde verir; zekâyı ihsasların yalancı cennetinden ve dar müfredatından, aklın gülünç ve sıkışık hesaplarından kurtararak bir ebediyetin aynası yaptığı içindir ki, biz onun vasıtasıyla arızî olan her şeyi yeneriz.”
    (Yaşadığım Gibi, 134)

    Aşk psikolojisinin en dikkate değer taraflarından biri de mevzuunu tanımadan başlamasıdır; onun için her aşk, devamı boyunca bir yığın lezzetli keşifler silsilesi olur. Gülerken, konuşurken, hiddet veya hüzünde bu küçücük insan vücudu daima bizim için yenidir ve her kımıldanışında, kâinatla her temasında yepyeni hayranlık imkân ve vesileleri verir.
    Bugün onun ellerinin istisnaî güzelliğini daha yeni fark ederiz, yarın boynunun mustarip melek inhinasını şimdiye kadar görmediğimize şaşarız, bir başka zaman küçük bir yolcu arabasının ayaklarımızın ucuna düşen aynadan süsünde, yalnız bir ucundan gördüğümüz dudak ve çenesinde, bütün bir san'at eseri güzelliğini ve uzaklığını bularak kendimizi körlükle itham ederiz. Bir başka vakit, gözlerinin rengi ve alnının biçimi, bakış tarzı bizi imkânsız ve sim meçhul hazlar içinde bırakır.
    Hülâsa, bir yıldız kasırgasında ve büyülü bir terkip halinde tanıdığımız ve sevdiğimiz mahlûku, yavaş yavaş çok şaşırtıcı bir coğrafya gibi keşfederiz. Kadın ruhunun methedilmekten hoşlanması ve en devamlı aşklarda bile buna kıymet vermesi ve yokluğundan şikâyet etmesi bu küçük dikkatlerde aşkın mühim bir tezahürünü sezmesinden gelir.
    Bu dikkat ve hayranlık sadece mükemmel ve güzel olan teferruatta duyulmaz, ahenksiz olan taraflar dahi aynı suretle taziz edilir. Hattâ Marcel Proust'un dediği gibi bazen sevdiğimiz vücutta bizi en çok bağlayan noktalar, belki de bu mükemmeliyetten uzak olan şeylerdir Bu zaaf noktalandır ki mukabili olan şefkat ve merhamet duygularıyla perestiş hislerimizi takviye ederler.”(Yaşadığım Gibi, 131)

    “Nasıl severiz? Filozoflar ve fizyoloji âlimleri bu muammayı halletmeye istedikleri kadar çalışsınlar; bizim için esas olan, hilkatin bu mevhibesini, bu büyük ve cömert kudreti kanımızda taşımamızdır.
    İhtimal ki o alelade bir tesadüfün derinleşmesi, etrafa kök, budak salmasıdır; ihtimal ki çocukların zıpzıp oyununa benzeyen diğer tesadüflerden çok başka türlüdür. Ve arkasında irsiyetin, cinsin, bin türlü bilinmez, çetrefil muayyenleri saklıdır ve biz dinlerken ürperdiğimiz bir seste veya dalgın bir hayranlıkla temaşasına koyulduğumuz bir çehrede tanımadığımız bütün bir cedler silsilesinin, asırlarca süren bir irsiyet istifasının güzellik, hasret ve rüyasını tatmin ederiz. Bunun gibi o, şüphesiz tabiatta mevcut hayat ve yenileşme iradesinin gizli bir tuzağı da olabilir. Fakat herhangi şekilde de olsa biz, istikrarı, bütün bu olan ve olurken değişen ve ademin girdabına doğru giden akıcı selden bir an dışarıya fırlamamız imkânını, zaman denen sarhoş devi saçlarından yakalayıp kendimize muti kılmamız fırsatını hep onda buluruz; ferdiyetimizi onunla idrak eder, imkânlarını onunla yoklarız.
    Günlerin çamurunu bir elmas yığını haline koyan, tenin cifesini ilâhî bi şafağın aydınlığında yıkayan, ademin meyvası olan ruhu, bir ezeliyet şarabı haline getiren odur.
    O, ruhun muayyeniyet kazanması için biricik nizamdır. Ve bizi ömrümüzde bir defa ve bir tek insan için ziyaret eder ve bir defa kodlandıktan sonra unutulmayan bir gül gibi bütün bir Ömrü lezzet hatırasiyla doldurur. Veyl o ânı kaçıranlara!..
    Onlar, arzunun cehenneminde, şifasız bir boşluğun kırbacı altında bütün ömürlerince sürüneceklerdir. Hayat onlar için mânâsız bir seyahat, ölüm sadece bir yokluk korkusudur.
    Don Juan'ın bütün eksikliği buradadır. Hayat ve ihsasların kadehini birbiri ardınca boşaltan ve daha birini bitirmeden öbürüne saldıran bu kahramanın mağrur susuzluğunu, belki de bir keyfiyet yokluğunun bir kemiyetle hiçbir zaman telâfi edilmeyeceğini anladığım için olacak, hiç kıskanmadım. O, bütün ömrünce, her boşalttığı kadehin dibinde aynı gül rengi ifritin alaycı gözleriyle karşılaşmaya mahkûmdu. Hakikaten, bütün kadınları, bütün içkileri ve bütün lezzetleri bir ömür boyunca ve birbiri ardınca tatmaktan ne çıkar? "Bu olsa olsa, bir ormanın bütün ağaçlarını teker teker tanımaya benzer." Bize bu sayışın ilâve edeceği hiçbir şey yoktur.
    Böyle bir seyahat hiçbir susuzluğu teskin etmez, sadece hilkatin en cibillî âfetini, korkunç ifrit can sıkıntısını her adımda karşımıza çıkarmış olur, her adımda bir mücevher diye koşup elimize aldığımız parıltının, omuzlarımızın üstünde esen bu siyah rüzgârla bir yığın toprak haline geldiğini görürüz ve bu acı tecrübe ile ademin kapısından geçeriz. Ölmeyiz, can sıkıntısı bizi yutar.
    Şüphesiz ki ihsaslar ve mukadder akıbetin yanıbaşımızda her an bulunuşu, bizi zamandan istifadeye davet eder. Fakat bu davete bu tarzda icabet, bizzat zamanı muti kılacağı yerde, onun mahkûmu olmamız demektir.
    Bir kere bunu anladık mı, o zaman hakikî varlığımıza ereriz.”(Yaşadığım Gibi, 135)

  • Tarih
    Doğrusu istenirse, Tanzimat'tan beri yetişenlerin çoğunda hemen her hareket, gürültülü ve sessiz bir istifa, bir nevi tövbekârlık, kendi kendini inkârla sona erer. Yahut şahsiyet tam bir dargınlık içinde veya kısır bir şüphede kendisini tüketir. Fikret ile Cenab'ın akıbetleri! Bir nevi terk-i saltanata benzeyen prensip fedakârlıkları ise burada sayılamayacak kadar çoktur.”
    (Yaşadığım Gibi, 38)
  • MimariDoğrusu istenirse Müslüman şark, hiçbir zaman, hiçbir yerde bizde olduğu kadar güzel, zevkli ve ölçülü olmadı. Yunan nisbetiyle Roma azamet ve şevketini âdeta pür rönesans bir zarafetle hiçbir mimarî bizimki kadar doyurmadı. Mistik felsefe ve din pek az yerde, hayatı çürütmeden onunla bu kadar yakından birleşmiştir. Mûsikîmizin ruh cünbüşü, eskilerin tabiriyle şevki de aynı şeydir. Taş, duvar, yaldızlı yazı, nağme ve şiirin bütün hayatın malı olduğu çok nâdir ve özlü medeniyetlerden birinin sahibiyiz.
    (Yaşadığım Gibi, 172)

    Yıldızlı saçağı, oymalı pencere pervazını taşa nakletmekle, taşla yapılan tezyinatı alçı veya betona nakletmek arasında fark yoktur Böyle bir şey yapabilmek için ilk devirlerin safiyeti, hatta inşa ve tezyinat usûllerinin dinî bir hüviyet sahibi olması lâzımdı. Taşın salâbeti ister istemez başka bir nizamda bir düzenleme, süs ve çalışma isteyecekti.
    İşte Tanzimat İstanbul'a devlet eliyle bu karışık anlayışı getirdi. Bunların içinde Aziz devrinin cephesi greko-romen taklidi karakollarıyla, Taksim'deki yıkılan kışlanın Endülüs usûlü kule ve pencereleri, Kuleli mektebinin Venedik sarayı tarzı dikkat edilecek noktalardır.
    Böylece iç avluya veya bahçeye açılan geniş kemerli kapı yerine, iki taraflı, geniş sahanlıklı merasim merdivenini almakla, sütunu iç revak yerine cephede kullanmakla bir zevkin hudutlarından öbürüne geçmiş oluyorduk. Gerçekte ise bu zevk değişikliği İkinci Mahmud'un şahlanmış at üstünde resmini yaptırdığı gün başlar. Çünkü eski merasimde şahlanmış at yoktur, hatta hareket yoktur. Sükûn ve sükûnet vardır. Avludan divan ve sofaya geçilir, orada sakin, vakur baş eğilir. Saçak öpülür, konuşulurdu. Ferman, hutbe gibi minberden okunurdu. Şimdi ise hükümet konağının veya kışlanın önünde toplanılacak, içeriden merasim elbiseleriyle devleti temsil eden şahıs çıkacak, yüksekten kalabalığa hitap edecekti. Bu bastonun, merasim kılıcının, ayakta karşılama ve kabulün binasıydı.
    Yaşadığım Gibi (s:187)

    “Yeni mimarînin kudretine ve faziletlerine inananlardanım. Bugüne ait her şey benim için bir davadır; çünkü yaşadığm zamanı severim. Bugünkü mimarîye gelince, ayrı malzeme ve ayrı imkânlarla ortaya çıktığı için oradaki ihtilâlin çok esaslı olduğuna kani'im. Aynca mimarlarımızın çalışmalarını da yakından bilirim. Elbette günün bîrinde bize ait bir üslûp doğacaktır.
    Fakat bu tecrübeyi tarihin malı olan bir meydanda yapmayalım. Her kadın mücevheri sever, fakat kendi kulağını kestirip yerine elmastan bir kulak veya benzeri kıymetli bir süs takmasını isteyecek kadın yoktur.”
    (Yaşadığım Gibi, 201)

  • Estetik-Sanat-Şiir-Edebiyat-Müzik
    Dede Korkut Hikâyeleri, iki asır evvel moda olsaydı, şüphesiz Türk edebiyatı değişirdi. Fakat şimdi bir nev'i dert oldu. Herkes Korkut Ata gibi konuşmağa çalışıyor. Korkunç şey bu... 14. asrın diliyle konuşmak, beyaz beyaz, burcu burcu, kıvıl kıvıl, pırıl pırıl... Ne oluyoruz Allah aşkına... Şöyle sağlam, yerinde, yazanın okur yazar bir insan olduğundan bizi beyhude yere şüphe ettirmeyecek bir dille konuşup yazı yazmayacak mıyız?”
    (Yaşadığım Gibi, 327)

    Şiir diye insanlığın tanıdığı, seçtiği, ayırdığı ve unutmadığı bir şey de var dünyada... O, duruyor, gelişiyor, daima kendi eşi olan soyunu yaratıyor. Ve bu şiirin de her dile göre kaideleri ve hususiyetleri var. Mevcut olması için onları arıyor ve istiyor. Şiir dilin çiçeğidir.
    Şu halde, siz kafiyeye, vezne, hattâ şekle bir zaruret gibi bakıyorsunuz.
    Onlar oyunun şartlarıdır. Yani işin içinde ve esâsında mevcut şeyler. Hiç oyun oynayan çocukları seyretmediniz mi? Nasıl kaidelere riayet için kıyamet koparırlar. "Kardeşim olmadı..." diye birbirlerini yerler. Aksi takdirde kendilerini veremezler işe de onun için. Çünkü oyun oynadıklarını bilirler. Onun ciddiyetine inanmak, o zahmete katlanmak için gizli mukaveleye riayet ederler. San'at da oyun gibi içtimaî bir mukaveledir.
    Yaşadığım Gibi (s:316)


    Asıl estetiğim Valery'yi tanıdıktan sonra teşekkül etti. (1928- 1930 yıllarında). Bu estetiği veya şiir anlayışını rüya kelimesi ve şuurlu çalışma fikirleri etrafında toplamak mümkündür. Yahut da musikî ve rüya. Valery'nin "Velev ki rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır" cümlesini "en uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak" şeklinde değiştirin, benim şiir anlayışım çıkar.”
    (Yaşadığım Gibi, 351)


    “Türk musikîsinin son zamanlardaki talii çok gariptir; bir bakıma göre, bu musikî cemiyetimiz içinde bu derecede geniş bir yayılma devrini hiç tatmamıştır. Tanzimat'a gelinceye kadar daha ziyade hususî vasıtalarda inkişafını yapan bu musikî, bilhassa Abdülaziz devrinden itibaren kahvelere girerek yayılmış, daha sonraları gramofon ve radyo vasıtasiyle halk arasında mutlak bir inkişaf yapmıştır. Bu suretle hitap ettiği zümrenin genişlemesi ile kazandığı rağbete mukabil kendisini tutan zevk seviyesinin karışık olması ve düşüklüğü dolayısıyla mahiyetini ve asaletini gitgide kaybetmiştir.
    Kendisiyle meşgul olacak, sanatkârını yetiştirecek, zevk seviyesini muayyen bir hadde tutacak bir müesseseden ve himayeden mahrum olan her san'at için bu akıbet tabiîdir.
    Şimdi. İstanbul bahçelerini ve bütün memleket peyzajını zaman zaman zevksiz ve seviyesiz bir neşe veya âdeta mihaniki bir melal ile dolduran ve bir kaç mevsim her zevk sahibini rahatsız ettikten sonra yerini kendinden daha korkuncuna terkedip kaybolan o tatsız, tutsuz moda şaheserleri, onları birbiri ardınca vücuda getiren ustaları, fazla rağbet uğruna dünyanın en asıl san'at ananelerinden birini en değersiz bir seviyede devam ettiren muganni ve muganniyeleri, bestkârlanyla bu san'at, ancak ârâzındaki şiddete hayret edilebilecek bir inkırazı göstermektedir.
    Nadiren yetişen bazı muvaffak eserler bu umumî manzara içinde kendilerini gösteremeden kayboluyor, üstelik imkân verilse hakikaten bir yıldız olacak saz ve ses istidattan da kendilerini feda edilmiş görüyorlar.
    Halbuki Türk musikîsi böyle bir akıbete hiç de lâyık değildi. O, büyük bir cemiyetin, çok sıhhatli bir hayat aşkının ve derin, huzursuz, her an ebediyetin muammasını çözmek için sabırsızlanan bir ruhun mahsulüydü. Onu asırlar boyunca bütün bir zevk, hayatı bizden başka zaviyelerle gören, fakat her san'atın gayesi olan büyük zirveleri hedef olarak seçmiş, incelmiş, emsalsiz bir mücevher gibi yontulmuş, nadide bir zevk vücuda getirmişti. Buna rağmen böyle oldu ve bizi yapan, mazideki benliğimizi vücude getiren büyük isimler, büyük eserler ya kayboldular, veyahut da çözülmez birer bilmece haline geldiler.
    Şimdi onu kendi cevherinde görmek ve tanımak istiyenler âdeta arkeolojik zahmetlerle üzerindeki tufeylî yığınını kaldırmaya, zaman ve ihmal tozunu silmeye, yani, daha doğrusu bu arzudan vazgeçmeye mahkûmdur.”
    (Yaşadığım Gibi, 361)


    Her san'atın cins tarafı birbirine benzer; Fuzulî'yi, Nef'î'yi hakikaten sevip anlayan bir muasır, ondan Avrupa şiirine, Goethe'ye, Shakespeare'e çok kolay geçebilir. Behzad'ı veya şakirtlerini tanıyan elbette ki bir Watteau'ya herhangi bir resim terbiyesinden mahrum insandan daha çabuk ve zahmetsizce erişir. Dede Efendi ile beslenmiş bir ruh için ise Bach sadece bir kardeştir. Halbuki pes-zinde piyasa şarkısından bu köprü vazifesini hiçbir zaman bekleyemeyiz. Eski musikîmiz bir medeniyetin zinde tarafının mahsulü, bugünkü mahsulleri ise içinden sıyrıldığımız bir âlemin çürümüş taraflarının son filizleridir. Birisi öbürünün yerini elbette ki tutamaz.”
    (Yaşadığım Gibi, 364)

  • Şehir
    Bazı isimler ve beyitler de yaşamış oldukları şehrin gece saatlerine öylece hâkimdirler. Şahsa ait sokak ve semt isimlerinin muhayyelemizde hakikî hüviyetini alması için gece saatlerini beklemek lâzımdır. Gündüzleyin bizim için sadece Vefa olan semt, geceleyin Şeyh Vefa Efendi olur.”
    (Yaşadığım Gibi, 160)
    “Bir şehirde hatıralar ve tarih yalnız kitaplarda yaşarsa, o şehir kendi zamanlarını kaybetmiş demektir. Çünkü asıl canlı hatıralar, zamanla kutsîlik kazanmış, tılsımın usta eli dokunduğu için canlanmış, ruh sahibi olmuş maddenin taşıdığı hatıralardır.”
    (Yaşadığım Gibi, 197)


    Sis, ameliyesini aydınlığın üzerinde yaptığı için olsa gerek biraz da zihnin hallerine benzer. Onun için daima muhayyeleyi gıcıklar. Görüş plânlarımızı altüst eder, eşyayı değiştirir, aralarına acayip mesafeler koyar, onları tabiî halde tanımadıkları bir yalnızlıkta karşımıza çıkarır. Hülâsa, san'atın büyüsünü, yahut nizamını günlük hayatımızda kurar. Onunla karşılaşınca ister istemez bir çeşit yaratmaya mahkûm oluruz. Hangi İstanbul'lu sisli mevsim sabahlarında veya geceleri yatağında o acı düdük seslerini dinlerken az çok şâir değildir?”
    (Yaşadığım Gibi, 238)



    “Niçin Bursa'yı bu kadar seviyoruz? Bu sevgi hayatın dışında bir oyun mudur? Kendimize bir güzellik dini, geçmiş zaman kokulu bir âlem, çinilerden, su seslerinden, kemer ve oymalardan, eski kumaşlardan ve geçmiş modalardan, isim ve hatıralardan bir dünya yaratıp onun içinde, o yapma cennette bir takım zihnî uyuşturucular veya coşturucularla yaşadığımız zamandan uzakta sarhoş olmak mı istiyoruz?
    Böyle bir şüpheyi taşıyanlar elbette yanılırlar. Ne Bursa, ne de eski zevkimiz ve san'atianmız bizim için bu cinsten bir afyon hokkası değildir. Bursa'ya zamanımızın gürültüsünden uzaklaşmak, bir hamam kubbesi çınlayışında kendimizi kaybetmek için gitmiyoruz. Eskiyi zorla san'atkârca bir rüya temini için sevenlerden değiliz.
    Zaten şiir ve san'at, hiçbir zaman bu cinsten bir oymalı lâhid uykusu, yahut fildişi kule rüyası olmamıştır. Onun rüyası daima en verimli ve devamlı hareket, daima yaratıcı ve kurtarıcı hamledir. Çünkü asıl hareket dışta değil, ruhtadır. Dışarda seyrettiğimiz, bizi çabuk, beklenmedik gelişmeleriyle, kudretiyle o kadar şaşırtan, hatta zaman zaman büyüklüğüne hayran eden şey, ya bu içerdeki itişin bir aksi, iş halinde tercümesidir, yahut da onun yokluğu, o şifasız ruh fakirliği yüzündenvküçük realiteler tarafından zaptedilmenin, onlara kapanmanın, onlar üzerinde küçük ve miskin hülyalar kurmanın kendisidir.”
    (Yaşadığım Gibi, 215)

  • DikkatZihnin hazmı konuşma ile oluyor. Biz düşüncelerimizi başkalarının dikkatinde, başkalarının kayıtsızlığında veya hiddetinde, hattâ zulmünde yaşarız.
    Yaşadığım Gibi (s:274)

    -Sizce dehânın miyarı nedir?
    -Dikkat... İnsan dikkatidir. Dikkati nisbetinde büyüktür, kuvvetlidir. Çünkü dikkat bize, eşyanın ve kendimizin kapılarını açar.
    (Yaşadığım Gibi, 319)
    Benim için san'atta, ilimde her şeyden evvel dikkat esastır. Daha büyülü kelime bilmem.”
    (Yaşadığım Gibi, 331)
  • Eğitim-Gençlik

    Bizim orta okullarımız, liselerimiz bazı sergilerde boşuna işleyen makinalara benzer. Yani mücerrette çalışırlar. Çocuk 7 yaşında ilkokula başlar, 21'de yahut 25'de faydasızı ciddiye almak kabiliyetine göre üniversiteyi bitirir. Daha 1870'den evvel Bismarck lise mezunu proleterlerinden bahsediyordu. Biz şimdi onun bu alayının ikinci safhasında, yani devlet memuriyetinin dışında içtimaî fonksiyonu olmayan işsiz kalabalığı karşısındayız. Bu vakıa, önüne geçemezsek, yarın Türkiye'yi kökünden sarsacaktır. Bu o kadar gözle görülür bir hakikattir ki söylemekle hiçbir keramette bulunmuyorum.”
    (Yaşadığım Gibi, 294)


    Gençlerimiz ihtirassız, hatta heyecansız; gençlik bir takım meselelere açılmak, onları hararetle yaşamaktır. Boşlukta ne san'at eseri, ne de fikir olur. En dışımızda görünen bilgi bile içimizde yaşayan bir azap şeklinde olmalıdır. Mektep bitirmek için mektep bitirilmez. Her genç enginde bir gemi gibi her an kendi kendisine (ben neyim) -(niçin buradayım)- (Ne yapmak istiyorum) sualini sormalıdır. Bunu yapmayan genç hiçbir zaman genç olamayacak bir ihtiyardır. Yani ölü olarak yaşamayı kendiliğinden kabul etmiş demektir.”
    (Yaşadığım Gibi, 333)

  • Semboller : Zaman – Rüya - Gece
    Kimbilir belki de, ölümün sırrına sahip olduğu söylenen sihirbaz ay, bu yeraltı güneşi, bir mucize ile geçmiş zamanın derinliğinden bir takım gölgeleri çekecek ve güneşle yontulmuş küçük mücevher muayyeniyetlerinde ideal bir tanbur kâsesi gibi aksisadanın uyukladığı Bebek, Kanlıca, Büyükdere koyları tekrar unutulmuş saz sesleriyle dolacaktır.
    Niçin olmasın? Madem ki şâir: “Velhâsıl o rüya duruyor yerli yerinde” diyor, biz de rüyalarımızın kaybolmadığına inanabiliriz. Her yalanda bir hakikat parçası vardır, derler. Arkasında insan muhayyelesinin velûd mekanizması çalışan şiirin yalanı ise daima, hakikatin kendisi olmasa bile, mutlak ve bir ebediyet için mahfuz çehresi olmuştur.”
    (Yaşadığım Gibi, 161)


    Gece, gece, hülyalarımızın büyük ve ebedî mimarı! Sen ebediyetin sonsuz yüzü, ölümün munis kardeşisin; onun içindir ki ruhuna sahip her insan, kendisini ancak seninle ve sende tamamlanmış bulur.
    (Yaşadığım Gibi, 162)
    “Aydınlığı, vuzuhu herkes gibi severim; hayatı yapan şüphesiz ki onlardır. Fakat hakikî rüyası olan her şeyde karanlığın bir hissesi vardır. Gölgesini aydınlıkta bile yanısıra gezdiren insanoğlunun yan tarafını karanlık, esrarengiz gayrişuur yapan asıl hazine, bizi kâinat dediğimiz büyük manzumeye ithal eden bağların mecmuası karışık ve mufassal benliğimiz onda saklıdır. Bunun içindir ki bilhassa sanat, karanlıktan kendini kurtaramamış, hatta nâdir olarak elde ettiği gölgesiz aydınlıklar bile bizzat vuzuhun şiddetiyle hiç olmazsa gözlerimizi kamaştırmıştır.”
    (Yaşadığım Gibi, 158)

  • Hakikât - Realite - Gerçeklik Algısı
    Bakın Hayri Bey, ben karar verdim, beraber çalışacağız bundan sonra... Onun için anlaşmamız lazım. Realist olmak hiç hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânâsı ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek... Yani bozguncu olmak... Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır.”
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 213)

    -Aman beyefendi, dedim, hangi artist, hangi büyük...Arz ettim, sesi çirkin, sonra kabiliyetsiz... sonra cahil. Daha İsfahanla Mahuru, Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor. Hayır, imkansız... Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. Belki, ne bileyim şahsen güzeldir, yani değildir amma, söz gelişi diyorum, güzel olur da ben farketmemiş olabilirim. Fakat o sesle musıkisi begenilsin! Buna imkan yok. Kulağı yok efendim, hiç yok. Sesleri ayıramıyor.
    ../..
    -Güzel olamaz, dedi. Güzelden anlıyorsunuz. Hayatınızı artık biliyorum. Siz güzel kadından anlıyorsunuz. Fakat sanattan, bugünün sanatından anlamıyorsunuz. Evvela bu bir kalabalık işidir. Kalabalık neyi sever neyi sevmez? Bunu kimse bilemez. Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir. Siz de bilirsiniz ki zevk denen yüksek şeyin bizim içimizde içgüdüden kolaylığa kadar giden bir yığın karşılığı vardır. Zevkten ümit kesildi mi onlara kolayca teslim oluruz. İşler karışınca zevkten ümit kesilir. Musıki denince herkes, evvela "Hangi musıki?" sualini kendisine soruyor. Bu sual bir kere soruldu musizin zevk, üslup dediğiniz şeyler yoktur artık. Sonra kulağın herkeste ayarı bozuldu. Radyo devrindeyiz. Musıkiyi nadir bir şey gibi dinlemiyoruz. O, romatizma, nezle, para sıkıntısı, harp ihtimali, çok geçimsizlik gibi günlerimizin tabii arkadaşı oldu. Bu işe bir de kalabalığı ilave edin... Hayır, ben eminim ki bahsettiğiniz hanımefendi bir kaç gün içinde yepyeni bir şöhret olarak İstanbul'u fethedebilir. Bakın! Vaziyet çok müşkül olurdu, şayet baldızınız hanımefendi batı musıkisine merak sarsaydı. Çünkü onu hakikaten yıllar boyu öğrenmek lazım.
    Bir müddet yüzüme baktı. Hakikaten afallamıştım.
    -Bu meselelerde herkes işin alayında... Farkında olmadan alayında. Burasını anlamıyor musunuz?
    -Hangi alay? Çıldırıyorlar...
    -Tabii... Hayatlarına biraz duygu, istisnai zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak kendini süslemek istiyor, fakat musıkiden o kadar anlamıyorlar ki, şarkıları güfteleri için seviyorlar. Zavallı Hayri Bey, siz garip bir adamsınız. Sizin bahsettiğiniz ölçüler geçmiş zamanda kaldı. Onlar, hani şu demin söylediğiniz, ustadan ustaya mektuplardı. Şimdi artık o klasik devirde değiliz. İsfahanla Acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez. Siz bana söyleyin, kimi taklit ediyor?
    -Meşhurların hemen hepsini... Fakat hepsini aynı sesle, aynı makamdan, aynı şekilde söylüyor...
    -Demek son derece şahsi! Mesele halloldu. Orijinal ve yeni... Dikkat edin, yeni diyorum. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur. Şimdi seçilecek yol kaldı, Halk musıkisi mi Alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musıkisi mi, yahut hal musıkisine kaçan alafranga mı?... Amma bunu burada, bu masa başında pek kesip atamayız. Fakat öyle sanıyorum ki, sesin bahsettiğiniz meziyetlerine göre -Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok adi bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı- daha ziyade alafrangaya kaçan bazı mahalli halk türkülerinde muvaffak olacaktır... Evet öyle tahmin ediyorum. Meğer ki Türkçe tangoyu tercih etsin! Yahut bazı şarkıları...
    Yüzüme dalgın dalgın baktı:
    -Evet, bütün mesele burada. Siz teşebbüs fikrinden mahrumsunuz. Sonra idealistsiniz. Realiteyi görmüyorsunuz... Hulasa eski adamsınız. Yazık, çok yazık! Biraz realist olsanız bir parça, ufak bir miktarda, her şey değişirdi.
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 211)



    Amma bir yanlış yapabilirdim, her şey berbat olurdu.
    Bir kahkaha savurdu.
    - Yapsanız ne çıkardı? Hatâ denen şey yoktur ki zaten... İyi anlayın! Farz ediniz ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. Hata denen şey tashih etme budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil... Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üzerindeyiz. Hayır, Hayri Bey, hayır, yanlış yoktur ve olmaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır.”
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 324)

  • Ölçü – Değer
    “Hayata inanmak lâzım Hayri Bey. Siz hayata değil, Acemaşirana inanıyordunuz...”
    (Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 216)

Bir sonra ele alacağımız yazarı KEMAL TAHİR olarak tespit ettik. Onu da tanımaya çalışırken buradakine benzer başlıklar altında kitaplarından iktibaslar yapmayı planlıyoruz.

21 Eylül 2011
S. Cenap Baydar

25 Nisan 2011 Pazartesi

Modern Zamanlar


Charlie Chaplin’in son sessiz filmi olan “Modern Times” filmi için, çekildiği 30’lu yılların teknolojisinin sunabildiği kısıtlı imkânlardan dolayı çabuk çabuk akan kareleriyle, oyuncuların belki sessiz sinemanın zorladığı bir tarz olarak başvurduğu pandomimvari abartılı hareketleriyle hafızalarımızda yer etmiş, siyah beyaz bir Şarlo komedisi diye düşünülüp geçilir. Halbuki zamanının ötesine geçmiş bir entellektüel olarak Chalie Chaplin, bizi bugün bile güldüren hareketlerini, aslında çok güçlü bir tenkidin sosu olarak kullanmıştır.

Derler ki büyük zihinler, dilin ağızdaki bir yaraya mütemadiyen gidip dokunması gibi “lîsan” mevzuu üzerinde ısrarla durularmış. Belki yirminci yüzyıl aydınları için bu sözü “lisânın” yanına “modernlik” ve “zaman” kavramlarını ilave ederek tadil etmek gerekir. Mezkûr kavramlar, hem yurdumuzda hem dünyada, kalburüstü 20. yüzyıl aydınlarını hayli meşgul etmiştir. Filmin hemen başında uzun uzun görüntülenen “duvar saati” bana, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, meşhur “Ne içindeyim zamanın” şiirini, unutulmaz şaheseri “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü” ve bu eserin kahramanı “Halit Ayarcı’yı” düşündürdü.


Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mezar taşına ilk iki mısraı hakkedilmiş olan şiirin ilk kıtasını hatırlayalım:

Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpâre geniş bir ânın Parçalanmaz akışında.


Tanpınar, Charlie Chaplin’in filminde anlatmak istediklerini, 4 Ocak 1950’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Kelimeler Arasında Elli Yıl” başlıklı yazısında, şöyle dile getiriyor:

“Yirminci asrın başı, dünyayı hakikî bir cennet yapacağa benziyordu. İlim, her va’dini tutmuştu. Hayat büyük bir emniyet içindeydi ve daha ziyade kurulmuş bir saate benziyordu. Her geçen an bir sonrakini tayin ediyor hissini veriyordu.”


O hissi veren zamanlar, o “modern” zamanlar, kuşattığı insanoğluna Firavun’lara Nemrud’lara parmak ısırttıracak bir güven sağlayarak ilahlık taslama zemini de oluşturmuştu. Herşeyin sırrı bir bir çözülüyor ve tabiat, insan ve zaman dahil herşey hergün biraz daha manipüle edilebilir hâle geliyordu. Bilim her sırrı deşifre ediyor, yeni bilim “dininin” her saniye bir salgın gibi yayıldığı dünya yüzünde, pek kısa süre sonra bilinmedik hiçbir şey kalmayacak diye düşünülüyordu.



Modern zamanların dini bilim, felsefesi pozitivizm, makbul mesleği mühendislikti. Uyumuş kalmış da uyandığı anda geç kaldığı işine yetişmek için çılgınca çırpınmaya başlamış bir kimse misali hummalı bir gelişme yarışına giren insanoğlu bu yarışta kendini ileri götürebilecek en hakîki mürşidi ilim, mutlak yardımcıyı mühendis bellemişti. Herşeyin mühendisliği olurdu; toplumun bile.

İşte Chaplin’in kendi zamanının ötesinde bir dâhi olarak, mizahın kudretiyle alıp yerden yere vurduğu modern zamanlar dininin en kayda değer rahiplerinden -yani mühendislerinden- biri olan Frederick Winslow Taylor’ı burada hatırlamak gerekir.


Frederick Winslow Taylor, Amerikalı bir makine mühendisi. 1856’da doğup 1915 yılında ölmüş. Onun için ilk endüstriyel yönetim uzmanı, sınâi verimliliği artırmak icin sistematik bir şekilde çalışan ilk kişi, bilimsel yönetimin babası, hatta endüstri mühendisliğinin kurucusudur diyenler var. Onu belki de asıl şöhretine kavuşturan, 1911 yılında yayınladığı “The Principles of Scientific Management" isimli makalesi olmuş. Bu makalesinde vazettiği prensipler Taylor ilkeleri ya da Taylorizm diye adlandırılıyor.

Bugün bile birçok insana gayet makul, hatta mutlak doğrularmış gibi gelebilecek önerileri geniş kabul gören Taylor, aslında insanı da, fabrikayı da, mahalleyi de, şehri de, ülkeyi de bir makine gibi algılama eğilimindeydi. Herkesi ve herşeyi üretimin bir ögesi olarak görüyordu. İdarecilerin aslında “makinenin” doğru şekilde çalışması için gerekeni yapan mühendis rolünü üstlenmesini bekliyordu. Nasıl bir makinede çarklardan biri nerede ve ne hızda döneceğine kendi karar veremezse işletmelerde de hiçbir konu şansa yahut kişisel tercihlere bırakılmamalıydı. İnsanların sadece kötü niyetli, tembel değil aynı zamanda aptal olduğu kabulü zamanın ruhuna hiç de aykırı olmadığı gibi genel kabul görüyordu. Bu yüzden işçilere neler yapacakları geri zekâlı birine anlatılır gibi anlatılmalı, hatta talimatnameler yazılarak en temel görevler bile izlenebilir robotik adımlara dönüştürülmeliydi. İşçilere parça başı ücret ödemesini savunan Taylor’a göre “bilimsel” hesaplamalara göre belli rakamların altına düşen işçiler cezalandırılmalı, üstüne çıkanlar ödüllendirilmeliydiler. İnsanlar bu bilimselliği o kadar uç noktalarda algılıyordu ki, bir kişinin işini yaparken gerçekleştirdiği fiziksel hareketleri etüd edilip, lüzumsuz efor ve zaman sarfetmeye sebep olanlar bulunarak elimine edilsin diyenler bile vardı. Tuvalete gidiş saatleri, sigara molaları bile regüle edilmeliydi. Bu modern zamanların saniyesi bile mühimdi ve bilimsel yönetim, saniyelerin hesabını yapmaktı.






Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün” sloganını hatırlayalım şimdi:

“Ayar, saniyenin peşinden koşmaktır.”

Düşün Hayri İrdal, düşün aziz dostum bu ne sözdür? Bu ne demektir ki, iyi ayarlanmamış bir saat, bir saniyeyi bile ziyan etmez! Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki, günde elli bin saat kaybediliyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. İçlerinde yarım saat, bir saat gecikenler vardır. Çıldırtıcı bir kayıp… çalışmamızdan , hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamanımızdan kayıp. (Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Sayfa 37)


Charlie Chaplin, Modern Zamanlar filminin hemen başında, ağıla sokulan koyun sürüleri misali fabrikalara sokulan işçilerin hayatlarının nasıl regüle edildiğini sinema tarihine geçen karelerde, mizahın güçlü diliyle anlatıyor:
http://www.youtube.com/watch?v=CReDRHDYhk8




Rus yazar Yevgeny Zamyatin’in, 1984’ün müellifi George Orwell’e ilham verdiği söylenen meşhur romanı “Biz” i okurken Taylor adına yapılan göndermeleri farketmiş ama göndermenin matematikteki Taylor serilerine ismini veren meşhur matematikçi Brook Taylor’a olduğunu düşünmüştüm. Fakat Taylorizm’i araştırırken asıl göndermenin burada bahsettiğim mühendis Taylor’a olduğunu anladım. “Biz” isimli romanında Zamyatin, sosyalist bir devrimin ardından 26. yüzyılda geçen distopik bir hikâye anlatır. Tabiattan ve fıtratından koparılarak mühendislik esaslarına göre dizayn edilmiş bir düzende “Biz” adı altında toplanmış insanlar artık isim bile kullanmazlar. Bilimlerin en üstünü sayılan matematikten yararlanılarak herkese isim yerine bir sayı verilmiş, totaliter bir gelecek tasavvurudur bu roman. Şimdi bu romandan bir iki alıntı yapalım:



Evet, bu Taylor sorgusuz sualsiz geçmişlerin en büyük dehasıydı. Doğru, fikirleri metodunu tüm hayata, her adıma, her günün 24 saatine yayacak noktaya kadar ilerlememişti ama yine de Kant hakkında kütüphanelerce kitaplar yazanlar, Taylor’u, o on asır sonrasını görebilen peygamberi nasıl fark edemezler? (Biz - Sayfa 26)


Şu satırlar yanılgımı anlamamı sağlayan satırlar oldu:

Aşağıda düzenli, hızlı bir ritimle, Taylor sistemine göre hareket eden, eğilen kalkan, tek dev bir makinenin manivelaları gibi dönen adamları seyrettim.(Biz - Sayfa 64)


Makinelerin, makineleşmenin bir tür ütopyaya dönüştüğü o zamanlar, ülkemizde de bu ideallerin peşinde koşanları bulmak mümkün. Nasım Hikmet’in 1923’te yazdığı meşhur şiirini hatırlamakta fayda var:

Makinalaşmak İstiyorum


trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!
her dinamoyu
altıma almak için çıldırıyorum!
tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
damarlarımda kovalıyor
oto-direzinler lokomotifleri!

trrrrum,
trrrrum,
trak tiki tak
makinalaşmak istiyorum!

mutlak buna bir çare bulacağım
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

trrrrum
trrrrum
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!


Vahşi kapitalizmin Amerika’da acımasızca sömürdüğü insanların hikâyelerinden bahsederken, komünizmi seçen Rusya’da neler olduğu sorusu da aklımıza geliyor. Makinalaşmak arzusunu anladık da, bu hedefin peşinde koşarken insanlıktan çıkartılan işçilerin isyanlarının yankı bulduğu sosyalist dünyada durum nasıldı acaba? Azıcık merak edip araştırınca Taylor’ın dünyanın diğer siyasi kutbundaki ikiz kardeşini buluveriyoruz: Alexey Grigoryevich Stakhanov

(Resimde en önde, arkasında “brigada” denilen takımı)

Stakhanov 5 saat 45 dakika içinde çalıştığı kömür madeninde 102 ton kömür çıkartarak kotasının on dört katına çıktığı söylenen bir maden işçisi. Dışarıda sosyalist ekonomi modelinin kapitalist modelden daha üstün ve daha verimli olduğu düşüncesinin propagandasını yapmak, içeride verimliliği arttırmak için ileri sürülen bu işçi, kapitalist dünyanın da dikkatini çekmiş olacak ki, 1925 yılında yayınlanan Time dergilerinden birinin kapak konusu olmuş. Aslında Taylorizmin insanı yok sayan anlayışının sosyalist dünyada soslanıp sunulmasından başka birşey olmayan Stakhanovizm’in Sovyet propaganda makinesinin gücüyle de olsa sosyalist dünyada “işe yaraması“ oldukça ibretlik bir durum gibi görülüyor. Neticede insanlara mutluluk getirme iddiasındaki her iki ideoloji materyalist köklerinde buluşup iddiasından kopmuş görünüyor. İşin daha da enteresan yanı, hakkında kitaplar yazılan, hatta propaganda filmleri çekilen bu Sovyet süper kahramanının foyası 1985’te su yüzüne çıkarılan belgelerle ortaya çıkıyor. Anlaşılmış ki sadece sıradan bir işçi olan Stakhanov’un “rekorları altüst etmesi” kayıtlarla biraz oynanılarak mümkün olmuş.

Çağrışımlar, yansımalar...

Tüm bu anlattıklarımın günümüze yansımalarına gelince söyleyeceğim birkaç şey var... Yeni bir anayasa yapmanın arifesinde olduğumuz şu günlerde, belki de tasfiye etmek üzere olduğumuz önemli unsurlardan biri kamu idare modelimizi şekillendiren Tayloristik anlayış olacak. Her ne kadar işletme bölümlerinde artık arkaik, gayr-ı insani bir işletme modeli olarak okutuluyor olsa da Taylorizm adeta genlerimize işleyecek seviyede idari yapılanmamızda kendine yer bulmuştur. Şaşılacak olan, pozitivizmin, Taylorizmin belirleyici unsur olduğu geçtiğimiz asrın başlarında kurulan, Türkiye Cumhuriyeti’nde idari model olarak Taylorizmin benimsenmesi değil, 2011 yılında hala cari bir idari model olarak kalabilmesidir.

Bizde devlet koca bir makina gibi tasarlanmıştır, koca bir makina gibi çalıştırılmak istenir. Tüm memurlar bu dev makinenin çarklarıdır. Aslında cumhuriyetin ilk yıllarında sadece devlet mekanizmaları değil toplumun bütünü de o büyük makinanın parçaları gibi tasarlanmak istenmiştir. “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olmak iddiasının arkasında parti-devlet birliğini de bulabilirsiniz, valilerin ya da diyanet işleri başkanının aynı zamanda partinin il başkanı olmasını da bulabilirsiniz, tek tip siyah önlükler giydirilmiş “öğrencileri” fabrikasyon hatası olmadan tek tip düşünce sahipleri olarak mezun etmek amacıyla senelerce sürdürülen indoktrinasyonunu da bulabilirsiniz. Dikkatli gözler, halen carî olan bu anlayışın izlerini bugün bile sürebilir. Mesela devlet “aygıtının” iyi çalışması için bürokrasi içinde çarklar zaman zaman yer değiştirir. Bir bakarsınız bir emniyet müdürü vali olmuş, bir bakanlığın daire başkanı diğer bir bakanlığını genel müdür yardımcısı... Çünkü insanların çalıştıkları konu ile ilgili bilgileri, tecrübeleri devletin gözünde anlamsızdır. Hatta bu tür tecrübeler menfi puan olarak bile görülebilir. Devlet yapılacak işleri talimatlarla, kanunlarla, yönetmeliklerle belirlemiştir. Burada bürokrata düşen bir insiyatif olmamalıdır. İyi bürokrat (yahut çark) atandığı yeni kurumda (yahut takıldığı yeni motor bölgesinde) ona sunulan talimatları yerine getiren (takılmadan dönen) kimsedir.

Bugün bile askerlik yapanlar, talimatsız kımıldayamayacak bir robotu yönlendirir gibi, maddeler halinde ne yapacaklarının yazılı olduğu talimatnamelerle karşılaşırlar. Bu talimatnameleri komutanları erlere bağıra bağıra okuturlar, altına imza attırırlar. Bir örnek verirsek:

1. tüfeğin boş olması gereken zamanlarda tüfeğime şarjör takmayacağım.

2. dolu tüfekle koğuşa çıkmayacağım.

3. doldur boşalt yerinde rütbeli nezaretinde tüfeğimi boşaltacağım.

4. tüfeği boşalttıktan sonra serçe parmağımla namlu mermi yatağını kontrol edeceğim.

5. tüfeği yarım dolduruşta iken devamlı emniyette bulunduracağım.

6. emir verilmeden tam dolduruş yapmayacağım.

7. tam dolduruşta iken tüfeğimi devamlı emniyette bulunduracağım.

8. dolu tüfekle, tüfek emniyette olsa dahi şaka yapmayacağım.

9. dolu veya boş tüfeği kesinlikle arkadaşıma doğrultmayacağım, tetik düşürmeyeceğim.

10. tüfeğime boş şarjörü her takışımda mermi olup olmadığını kontrol edeceğim.

11. eğitimde tüfek ve kasatura ile şaka yapmayacağım.

12. nişancılık eğitiminde tetik düşürme eğitimi yaparken tüfeğimin namlu mermi yatağını serçe parmağımla kontrol ederek boş olup olmadığına dikkat edeceğim.

13. yukarıdaki kurallara uymayan arkadaşlarımı en yakın amirime bildireceğim.

14. morali bozuk stresli arkadaşlarımı en yakın amirime bildireceğim.

15. çıplak kablo ucu ve kopmuş tele rastladığımda kesinlikle dokunmayacağım ve en yakın amirime bildireceğim.

16. prizlere tel, çivi, kasatura ucu, harbi vb. cisimler sokmayacağım.

17. ıslak elle priz ve elektrik düğmelerine dokunmayacağım.

18. koğuşa, nöbet yerine kesinlikle elektrik sobası takmayacağım.

19. kesinlikle tüpgaz düğmeleri, tüp dedantörü ve bağlı hortumlar ile oynamayacağım.

20. sobaları emirde belirtilen saatler dışında yakmayacağım.

21. sobaları benzin, mazot, gaz vs. yanıcı ve parlayıcı maddeler ile yakmayacağım.

22. yanmış, patlamış ampülleri ilk amirlerime bildireceğim. kesinlikle kendim değiştirmeyeceğim.

23. koğuşta sigara içmeyeceğim.

24. araçlarda sigara içmeyeceğim.

25. garajda sigara içmeyeceğim.

26. araçlarda benzin ikmali yaparken ikmal yerinde sigara içmeyeceğim.

27. benzinliğe sigara ile yaklaşmayacağım.

28. yanık sigarayı görev odasına ve pencereden dışarıya atmayacağım.

29. ateşle cephaneyi yan yana ve yakınında bulundurmayacağım.

30. mermilerin tabanındaki kapsüllerle oynamayacağım.

31. terli terli su içmeyeceğim.

32. reçetesiz ilaç kullanmayacağım.

33. ecza dolabından müsaadesiz ilaç almayacağım.

34. yüzme bilsem dahi deniz, gölet veya her türlü akarsuya rütbeli personel başımda olmadan ve izinsiz girmeyeceğim.

35. hamamda arkadaşlarım ile şaka yapmayacağım.

36. kalorifer kazan dairesine inip vidalarla oynamayacağım.

37. teknik arızalı tüm cihazlara dokunmayacağım ve ilk amirime haber vereceğim.

38. kesici, delici ve küt cisim maddelerle şaka yapmayacağım.

39. her türlü psikolojik sorunumu ilk amirime bildireceğim.

40. ailevi problemlerimi ilk amirime bildireceğim.

41. parasızsam amirimden isteyeceğim.

42. araçların yanında ve altında yatmayacağım.

43. göreve çıkarken araç üstü avadanlıklarının tam olup olmadığını kontrol edeceğim.

44. araç komutansız garajdan çıkmayacağım.

45. araçların kontak anahtarlarını ve direksiyonunu kimseye vermeyeceğim.

46. aracın tonajını geçen yük ve yolcu taşımayacağım.

47. önümden giden aracı yarı kadar mesafeden takip edeceğim.

48. önümden giden aracı, karşı istikametten gelen aracın mesafesini, süratini, yol durumunu ve arkadan gelen araçların durumunu dikkate alarak geçeceğim.

49. ambulans gibi kapalı araçların içinde çalışırken uzun süreli oturmayacağım ve uyumayacağım.

50. emir verildiği takdirde emredilen kilometrenin üstünde sürat yapmayacağım.

51. mutfakta ve çamaşırhanede sorumluluğuma verilen makineleri talimatına göre kullanacağım, sorumluluğum harici malzemeleri kullanmayacağım.

52. mutfakta ve çamaşırhanede sorumluluğuma verilen makinelerin başka personel tarafından kullanılmasına müsaade etmeyeceğim.

53. mutfakta et, sebze doğrarken dikkatli olacağım ve elimde bıçak veya kesici olan aletlerle arkadaşlarımla şakalaşmayacağım.

54. et, kıyma makinasını kullandığımda et emniyet hunisini takarak, tahta ve tokmakla etleri iteceğim.

55. mutfakta kullandığım bıçak, satır vs. gibi aletlerin işi bittikten sonra yerlerine koyarak kazalara sebep olmayacağım.

56. hamamda daima kayabileceğimi düşünerek itinalı yürüyeceğim.

57. taşıyamayacağım kadar ağır ve geniş boyutlu malzeme içinde kaynar su, benzin, vs. gibi yanıcı ve akıcı maddeler bulunan taşıması tehlikeli olan kapları taşımayacağım.

58. elektrik direklerine tırmanmayacağım.


Askeriyemizde son yıllarda öne çıkan “misyonerlik” endişesi de aslında dünyaya Taylorist gözlükle bakmanın bir neticesidir. Kendini toplumun mühendisi olarak görenler için halk güdülmesi gereken bir kitledir. Talimatlarla yönetilemeyecek kalabalıklar aslında tehdittir. Maddi imkanları geniş, siyasi, kültürel etkileri fazla olan “başka toplum mühendisleri” (yani misyonerler) bu kitleyi kolayca etkileyip yönlendirebilirler. O yüzden bu dış etkenlerle mücadele etmek gerekir. Halkın bilinçlendirilmesi asla düşünülmez zira bu (onlara göre) hem zaten mümkün değildir, hem de mümkün olduğu anda kendilerine dönecek yeni bir tehdit olacaktır.

Yine devlet mekanizmalarından bir örnek olarak diyanet işlerinin uygulamalarını gösterebiliriz. Yaklaşık seksenbin camide devletin memuru olarak görev yapan imam ve müezzinler de dev makinanın şuursuz parçaları gibi görülür. Şuurlu hareketleri tehdit olarak algılanır. Namaz kıldırmak, ezan, mevlit okumak gibi standardize edilmiş fiiller dışına çıkmaları istenmez. 28 Şubat süreciyle başlayan bir uygulamayla Ankara’da Cuma namazı öncesinde vaaz bile veremez cami imamları. Onların yerine merkezde “güvenilir” bir imamın sesi, üzerinde kocaman “Aselsan” yazan elektronik aksamla cuma cemaatine dinlettirilir.

Herhalde Taylor artık heryere kolayca monte edilebilen kameraları, tamamen tarassut altına alınabilen iletişim araçlarını, parmak izi okuyucularını, retina tarayıcılarını görse çok mutlu olurdu!.. Ve tabi zamanın çok ötesine geçmiş büyük sanatçı Charlie Chaplin’de yine modern zamanlar filminin sonunda iyimserlikle cevapladığı soruyu belki tekrar sorardı: Çabalamaya gerek var mı?