sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2015 Perşembe

Yurttaş Kane


1941 yapımı “Yurttaş Kane”, sinema eleştirmenlerince yapılan “bütün zamanların en iyi on filmi” listelerinde ya birinci ya ikinci sırada kendine yer bulur. Peki, bu filmi bu kadar “iyi” yapan nedir?

Filmle ilgili çok sayıda yerli yabancı eleştirmenin yazdıklarını okudum. Bir buçuk saatlik bir belgesel seyrettim. Böylesine bir paye ile anılan bir filmle ilgili söylenmiş çok fazla şey var elbette. Ancak her ne kadar gök kubbe altında söylenmemiş söz olmadığı söylense de filmle ilgili bazı orijinal perspektifler yakaladığımı düşünüyorum.

Filmin hikâyesi, dünyanın en güçlü ve zengin adamlarından birisinin ölürken söylediği son kelime olan “rosebud”ın ne anlamına geldiğinin araştırılması üzerine kuruludur. Bir gazeteci, ölen büyük iş adamı ile yolları kesişmiş kimselerle röportaj yaparak son kelimesinin anlamını araştırırken seyirci de bu garip adamı, çevresindeki birçok farklı kişinin gözünden tanıma imkânı bulur.

Film daha önce görülmemiş çekim yöntemleri, denenmemiş kamera açıları, riskli ışıklandırma teknikleri ve Welles’in radyoculuk tecrübelerinden taşıdığı üst üste binen konuşmalar gibi alışılmamış ses kullanımları ile öne çıkar. Daha ilk sahnede kamera, “girilmez” yazılı tabeladan başlayarak uzun bir yolculukla seyirciyi “girilmez” olana, yani Charles Foster Kane’in hayatına, sarayına, kafasının içine, ölüm döşeğine götürür.

Kasvetli bir gece vakti, Kane’in son nefesini verdiği süslü odanın önce penceresini görürüz. Penceredeki fersiz ışık bir anda sönüverir: Kane ölmüştür. Ama bir iki saniye sonra ışık tekrar yanar: Hayat devam etmektedir.

Son nefesinde "rosebud" kelimesini fısıldayarak ölen Kane’in elinde tuttuğu cam kar küresi düşer ve paramparça olur. Bir süreliğine dünyayı kırılan camın merceğinden seyrederiz. Hemşire sükûnetle gelir, ölen adamın kollarını birleştirip örtüsünü başına çeker. Dünyanın en zengin, en kudretli adamının ölümünün de diğerlerinden bir farkı yoktur.

Amerikalı


Filmin Orson Welles ve Herman J. Mankiewicz’in beraber yazdığı Oskarlı senaryosunun orjinal başlığı “Amerikalı”dır. Filmde çok kuvvetli ama ustaca gizlenmiş bir Amerika ve kapitalizm eleştirisi vardır. Daha ilk karelerde Kane’in komünist olduğunu iddia edenlerle beraber faşist olduğunu iddia edenleri de işitiriz. Kane için “demokrasinin hamisi”, “vatansever”, “liberal”, “demokrat”, “pasifist”, “savaş kışkırtıcısı”, “hain”, “idealist” gibi tanımlamalar duyarız. Kane’in işçi hareketlerine destek olduğu sahneler de görürüz, Nazilerle beraber olduğu sahneler de. Ama Kane’in ne olduğunu bizzat kendi ağzından işitiriz:

“Ben bir Amerikalıyım ve hep Amerikalı oldum.”


Orson Welles

Sinema tarihinin en meşhur filminin yapımcısı olan 1915 doğumlu Orson Welles bu hem yazıp, hem yönetip hem de başrolünü oynadığı bu filmi çektiğinde henüz 25 yaşındadır. Dâhilerde görülen hususiyetler onda da müşahede edilir: İki yaşında konuşmayı, üç yaşında okumayı öğrenmiştir. Beş yaşında Şekspir’in oyunlarını baştan sona ezberler. Dokuz yaşında babasıyla çıktığı gezide dünyanın dörtte üçünü dolaşır. Ünlü sihirbaz Houdini’den illüzyonistlik dersleri alır. Zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babası icat ettiği bir bisiklet lambasıyla servet kazanmış bir mucit, annesi bir piyanisttir. Welles daha dört yaşındayken babası bir alkolik olur, çalışmayı bırakır ve annesinden ayrılır. Welles ona bir şeyi yapamayacağını söyleyen, giriştiği her hangi bir işte cesaretini kıran tek bir kişi olmadan yetiştiğini anlatır. Deha, önünde bir engel olmayınca serpilip genişler. On yaşındayken Welles usta bir ressam haline gelir. On sekiz yaşında hocasıyla beraber Şekspir’in tüm oyunlarını bir araya toplayan bir okul kitabı hazırlar. Resimlerini de Welles’in yaptığı kitap doksan bin adet satar. Annesini dokuz, babasını on beş yaşındayken kaybeder.
On dokuz yaşında radyoda program yapmaya başlayan Welles, yirmi üç yaşındayken meşhur İngiliz bilim kurgu yazarı H.G. Wells’in “Dünyaların Savaşı” isimli hikâyesini, sanki bir haber bülteniymiş gibi seslendirince okuduklarını gerçek sanan halk arasında bir paniğe sebep olur. Trafik kilitlenir, şehir birbirine girer, hatta bir kadın Marslıların tecavüzüne uğramamak için intihar etmeye kalkar.

“Yurttaş Kane” filminin bir sahnesinde Welles bu hadiseye ince bir gönderme yaparak “radyoda duyduklarınıza inanmayın” diyecektir.

Bu film, Welles’in ilk ciddi uzun metrajlı film tecrübesidir ve Welles bu işe giriştiğinde film çekmek hakkında ne teorik ne pratik bilgiye sahiptir. Her şeyi çok kısa süre içinde öğrenir ve uygular.


News on the March

Filmde, o devrin muktedirlerin çoğu kez faşizan fikirleri için bir endoktrinasyon vasıtası haline getirdikleri otuzlu kırklı yılların sinemasından izler yakalamak çok kolaydır. Güçlü, otoriter, davudi bir ses, haberleri seyircinin kafasına çakar gibi okur. Haberler “marş!” komutu eşliğinde yürüyüşe geçen disiplinli askerler gibi birbiri ardından sökün eder. Seyirciye dinleyip inanmak ve itaat etmekten başka şans tanımayan nobran bir üsluptur bu. Kane’in kitlelerin hem fikirlerini hem hislerini manipüle etmek için kullandığı aracın, onun ölümünü ilan ederken kullanılması ince bir ironi taşır. Ölen büyük patronun ardından hazırlanan görüntülerde onun birbiriyle ters düşen hallerini görürüz. Önce adeta ışık saçan, müthiş özgüvenli, herşeyi yapabileceği intibaı veren bir genç, sonra dizlerinde battaniyesi, tekerlekli sandalyede sürülüp götürülen biçare bir ihtiyar görürüz. Aslında bu görüntüler, geçtiğimiz asrın en büyük zenginlerinden, silah tüccarı, sayısız şirketler, gazeteler sahibi Sör Basil Zaharoff’un 85 yaşındayken çekilmiş görüntülerine bir göndermedir.


Sör Basil Zaharoff

Sinemaseverlerin, eleştirmenlerin değerlendirmelerinde her ne kadar filmin William Randolph Hearst’ün hayatını anlattığı yaygın bir şekilde ifade edilse de aslında Sör Basil Zaharoff’un da tasvir edilen karaktere aynı derecede benzediği gözden kaçmamalıdır. Sör Basil Zaharoff aslında bir Osmanlı vatandaşıdır. 1849 Muğla doğumlu bir Rum’dur. Bizim kayıtlarımıza göre adı Vasil Zaharyas’dır. 1913’te Fransız vatandaşlığına geçmiş, 1914’te Fransızların Legion d'Honneur nişanını, 1918’de İngilizlerden şövalyelik ve baron unvanını almış, 1936’da, yani filmden dört-beş sene önce Monte Carlo’da inanılmaz bir servetin sahibi olarak ölmüştür. Birinci dünya savaşı sırasında servetini zirveye taşımış bir silah tüccarıdır. Aynı Kane gibi savaşların başlama bitişinde rol oynamış, satın aldığı gazete ve basın ajanslarıyla her türlü manipülasyonu yapmıştır. İşte bu “muktedir” silah tüccarı, tıpkı diğer faniler gibi ölürken geriye hem güçlü zamanlarının hem de ölümü bekleyen titrek bir ihtiyara dönüştüğü son günlerinin görüntülerini bırakmıştır.


Xanadu


Filmde çok önemli bir sembol olan Kane’in sarayı Xanadu uzun uzun anlatılır. Aslında “Xanadu” batı zihin dünyasına Venedikli seyyah Marco Polo’nun 1275 civarındaki ziyaretinden sonra girmiştir. Xanadu, Cengiz’in torunlarından Kubilay Han’ın Çin’de kurduğu Yuan Hanedanlığının başkentidir. Oryantalist bakışın bir peri masalı mekânına çevirdiği bu şehir, dünyada elde edilebilecek zenginliğin, lüksün, şatafatın, maddi refahın zirvesi olarak sembolleşmiştir. Dünyanın en zengin adamlarından biri olan Kane de, elleriyle inşa ettiği “dünya cennetine” bu çağrışımlarla Xanadu ismini verir. Xanadu aslında William Randolph Hearst’ün “Hearst Castle” ismini verdiği ihtişamlı saraya doğrudan bir göndermedir. Bu 97000 kilometrekare üzerine kurulmuş sarayda, paranın alabileceği ne varsa yerini bulmuştur. Sadece kullanılan malzeme pahalı değildir; sarayın içi kıymetli sanat eserleriyle, nadir kitaplarla, tablolarla, heykellerle doldurulmuştur. Sarayın çevresinde oyun alanları, parklar, bahçeler, çiftlikler hatta devasa bir hayvanat bahçesi inşa edilmiştir.


William Randolph Hearst


Hearst, tıpkı Basil Zaharoff gibi Yurttaş Kane filmine ilham kaynağı olmuş, zamanının en büyük zenginlerinden ve medya patronlarından birisidir. Altın madeni sahibi ve senatörü bir babanın tek oğludur. Tıpkı Kane gibi Harvard Üniversitesi'e gidip yarım bırakır. Filmde “Inquirer” ismiyle gösterilen gazetenin Hearst’ın hayatındaki karşılığı “Examiner” isimli gazetedir. 1895'te New York’ta yayınlanan Morning Journal'ı satın alan Hearst hızla bir medya imparatorluğu kurmaya başlar. Bu bol resimli, bol sansayonel haberli “gazete”, bir süre sonra bir kuruşa (1 cent) satılmaya başlanacak ve adeta “boyalı basın” tabirine muhteva kazandıracaktır. 1925 senesinde Hearst’ın medya imparatorluğu Amerikanın her tarafını ele geçirmiş duruma gelir. Hearst’e ait 40 gazete ve derginin toplam tirajı iki milyon civarındadır.
Filmde Kane sevdiği kadın için bir opera binası inşa ettirir. Hearst 30 sene boyunca birlikte yaşadığı sinema oyuncusu Marion Davies'in başrolü oynadığı filmler çektirir. Aslında bir komedyen olarak fena olmayan Davies’in gayet eğreti durduğu tarihi filmlerde oynaması için sinemacılara baskı yapar. Gazeteleriyle de müthiş bir medya desteği sağlar.

1900’lerin başlarında birkaç senelik siyaset tecrübesi de yaşayan Hearts, filmde gösterildiği gibi hiçbir zaman birinci adam olarak ön plana çıkamaz. 1905 yılında New York Belediye Başkanlığı, 1906 yılında New York Valiliği seçimlerini küçük farklarla kaybeder. 1909’da yeniden başkan olmak istediği New York belediye başkanlığı seçiminde ağır bir yenilgi alır. Bu arada “Bağımsızlık Partisi” adı altında bir parti de kurar ama siyasetin en azından görünen yüzünde, diğer alanlarda elde ettiği başarıyı elde edemez.


Sonsuz Bir Sahip Olma Hırsı Olarak Kapitalizm

Filmi anlamak için gerekli arka plan bilgilerini verdiğimize göre filmin mesajı hakkındaki görüşlerimize geçebiliriz.

Kane henüz küçük, masum bir çocukken, büyük bir zenginliğe kavuştuğu halde kendisini iyi yetiştiremeyeceğini düşünen annesi tarafından Amerikalı bankerlere teslim edilir. Bankerler hem onun yetiştirilmesini sağlayacak, hem de o reşit olup ipleri eline alana kadar parasını idare edeceklerdir.

Annesinin kötülüğünden emin olduğu ve filimde çok az yer bulan silik karakterli babanın “oğlumu bir bankaya vermek istemiyorum” repliği dikkat çekicidir.

Kendisi için yapılan planları, karlı bir kış günü kızağıyla –ve hayali arkadaşlarıyla- oynarken öğrenen küçük Kane, ailesinden kopartılması anlamına gelen karara isyan eder ve elindeki kızakla onu almaya gelen bankacıya vurmaya çalışır. Kızağının üzerinde yazan kelime, “rosebud” yahut “gonca”, onun çocukluk masumiyetine, annesine ve babasına duyduğu hasretin, bankacılara duyduğu nefretin simgesi ve ölürken dudaklarından dökülen son kelime olacaktır.

Bankacının çocuğu götürmesinin ardından yavaş yavaş yağan karların altında gözden kaybolan kızağı uzun uzun gösterir Welles.

Kane bankacıların elinde bir kapitalist canavara dönüşür. Yeryüzündeki her şeye sahip olmak isteyen, asla doymak bilmeyen çılgın bir adam olmuştur. İnsanların kıymet verip peşinde koştukları her şeye kolayca sahip olur. Hatta onları biriktirmeye başlar. Harvard, Yale, Princeton, Cornell gibi muteber üniversitelerin hepsine gider ama hepsini de yarım bırakır. Gördüğü her elmadan bir ısırık alıp bırakan maymun iştahlı birisidir. Dünyanın en zengin altıncı kişisidir. Artık para, mal, mülk onun için bir ısırık alınıp bırakılmış bir elmadan farklı değildir onun için. Parasının kontrolünü eline alınca bankerlere sahip olduğu altın madenleriyle, petrol kuyularıyla, emlakle, gemilerle ilgilenmediğini, sahip oldukları arasında sadece “Inquirer” isimli New York gazetesinin ilgisinin çektiğini söyler. Bu isteğinin ardında biraz kendisinin çocuk masumiyetini yok eden bankerlerden intikam isteği vardır. Gazetenin zarar etmesine aldırmadan bankalarla, hatta kendi sahibi olduğu finans şirketleriyle sıkı irtibatları olan dev bir ulaşım tröstüne hücum eder ve batırır. Bankerlere karşı hislerini onu yetiştiren bankacı Thatcher’in adamı Bernstein ile konuşmasından anlayabiliriz:
- Biliyormusunuz Bay Bernstein, çok zengin olmasaydım büyük bir adam olabilirdim! - Öyle olduğunuzu düşünmüyor musunuz? - Bu şartlar altında fena sayılmam diye düşünüyorum. - Peki, ne olmak isterdiniz? - Sizin nefret ettiğiniz her şey.
Kane araziler, eşyalar, şirketler gibi şeylere sahip olduktan sonra kıymetli taşların, sanat eserlerinin tabloların, heykellerin koleksiyonunu yapmaya başlar. Doymaz. Hayvanları toplamaya başlar. Dev bir hayvanat bahçesi kurar. Yetmez. Bu kez insanları satın almaya başlar. Şu diyalog bunu çarpıcı şekilde vurgular:
Lealand: Dünyanın en büyük elması mı? Charlie’nin elmas topladığını bilmiyordum!
Bernstein: Toplamıyor zaten. O elmas toplayan kişi topluyor. Neticede tek topladığı şey heykeller değil!
Fakat Kane’in açlığı geçmek bilmemektedir. Bu kez önce insanların fikirlerini sonra da hislerini mülklerine dâhil etme hevesine kapılır. Aldığı gazeteler, dergiler ile kamuoyunu yönlendirir. İnsanların sevgisini elde etmek için her türlü popülizmi yapar. Aslında uymayacağı yayıncılık ilkeleri yayınlayarak halka hep onların tarafında olacağına dair sözler verir. Nihayet sadece okurlarının değil, tüm seçmenlerin sevgisini elde etmek için siyasete soyunur.


Kane’in mülk edinme hırsı öyle bir noktaya varmıştır ki onun için sözler, ittifaklar, sözleşmeler, ilkeler sadece yeni bir sahiplenme çabası kapsamında anlamını kazanır ve kaybeder. Bu arada filmin içine ustaca yerleştirilmiş kısacık bir sahnede Kane masadır ve hırsla yemek yemektedir. Çevresinde onun vaziyetini kavrayan ve ona acıyan tek gerçek dostu Lealand Kane’e, “hala yiyor musun” diye sorar. Kane “hala açım” diye cevap verir. Aynı Lealand ölümünün ardından kendine röportaj için gelen gazeteciye şu sözleri söyler:
- Zannetmem ki yaşamış herhangi bir kimsenin onunki kadar çok fikri olmuş olsun. Ama o Charlie Kane’den başka hiçbir şeye inanmadı. Hayatı boyunca Charlie Kane’den başka hiçbir inancı olmadı. Sanırım bir inancı olmadan da öldü. Bu çok nahoş bir şey. Tabi pek çoğumuz bu dünyadan ölüm hakkında bir inancımız olmadan çekip gidiyoruz fakat en azından neyi bırakıp gittiğimizi biliyoruz.


Eğer tüm istediğin para ise…

Kane’in muhasebe müdürü Bernstein, bir yerde para kazanmayla ilgili şu müthiş değerlendirmeyi yapar:
- Eğer tüm istediğin para ise para kazanmada bir numara yoktur!
Bu söz, kapitalist sistemin formatladığı beyinlerimizde bir karşılık taşımayabilir ama Kuran-ı Kerim’de aynı istikamette birçok ayet vardır. Birkaç tane örnek verelim:
Kim yalnız dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlar, kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da boş şeylerdir.
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.
Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı. Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz... Ant olsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine ant olsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.

Filmin sonunda, ölen büyük zenginin son sözü olan rosebud’ın, yani çocukluk günlerinin masumiyetini, belki de o günlere duyduğu hasreti sembolize eden kızağının diğer işe yaramaz eşyalarla birlikte ateşe atılıp yakıldığını görürüz. Kane’in “en kıymetlisi” zaten deposunda bulunan kızaktır ve o da ölümün ardından toza dumana dönüşecektir. Dünya ve yaşarken peşinde koştuğumuz her türlü maddi zenginlik bir aldanıştan ibarettir. Bizden geriye kalacak olan neye sahip olduğumuz değil, nasıl ve ne uğrunda bir hayatı sürdürdüğümüz olacaktır.


Hayri İrdal’ın Baldızı ve Charles Kane’in Şarkıcı Eşi

Kane o kadar güçlüdür ki dünyayı istediği gibi değiştiremediği noktada kendi alternatif dünyasını yaratmaya girişir. Uğruna siyasi heveslerini toprağa gömdüğü bed sesli sevgilisi ve sonradan eşi Suzan Alexander Kane’in mevcut sahnelerde şarkı söylemesi mümkün olmayınca onun için kocaman bir opera binası inşa ettirir. Gazetelerinde yürüttüğü propaganda ile kamuoyuna karısının büyük bir sanatçı olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İnsanların algısını bile satın alabileceğini düşünmektedir.

Burada anlatılana çok benzer bir motife Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında rastlarız. Romanda Kane karakterinin karşılığı Halit Ayarcı, bed sesli şarkıcı Suzan Alexander Kane’nin karşılığı Halit Ayarcı’nın adamı Hayri İrdal’ın şöhret meraklısı büyük baldızıdır.

Tanpınar’ın romanının yayınlanma tarihi 1961. Yani filmden yirmi sene sonra. Tanpınar’ın romanında kullandığı bu güzel mazmunu, “Yurttaş Kane” filminden aldığı bir ilhamla oluşturmuş olması mümkündür. Tabi Tanpınar mazmuna kendi damgasını vurmuş, ona daha da derinlikli bir muhteva kazandırarak, renkli bir anlatımla okuyucusuna sunmuştur.


Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir Dediği, Suzan Alexander Kane’in Yapbozları mıdır?


Kane’in kifayetsiz muhteris sevgilisi nihayet şarkı söylemekten vazgeçer ve Kane’in şatafatlı sarayında kocaman yapbozlarla oynayarak vakit geçirmeye başlar. Öyle ki mütemadiyen birbiri ardına yeni yapbozlar yaparken görürüz onu. Sürekli eksik parçaları bularak resmi tamamlamak için uğraşmakta, fakat o resim bitince bambaşka bir resmi yapmaya başlamaktadır.

Filmdeki yapbozlar, hayatımızda hevesle peşinde koştuğumuz, yakaladığımızda mutluluğu elde edeceğimizi sandığımız maddi hedefleri sembolize eder. Şu okulu bitirsek, askerliği bir atlatsak, o devlet dairesine bir kapak atsak, sevdiğimizle bir evlenebilsek, o arabayı altımıza bir çeksek, evin borcunu bir bitirsek her şey mükemmel olacak gibi gelir. Hedefimiz bize hep yapbozun bir türlü bulamadığımız kayıp parçası gibi gelir. Hâlbuki bir yapboz tamamlanınca bir başkasına başlarız ve bu sefer yeni yapbozun o son parçasının peşine düşeriz. Mutluluğumuzu hep elimizdeki son yapbozun bir türlü ele geçmez son parçasında ararız.

Zamanımızın yaşayan en önemli hikâyecilerinden Mustafa Kutlu’nun “Bu Böyledir” isimli harikulade bir eseri vardır. Suzan Alexander Kane’in bitirdikçe yenisi ortaya gelen yapbozları ile onun bu müthiş “kafkaesque” hikâyesi arasında paralellikler kurmak mümkündür.

Hikâyenin kahramanı Süleyman eşi ve kızı ile birlikte lunaparka gider. Bir süre eğlenirler. Gece saat 11’e yaklaşırken evlerine gitmeye karar verirler. Fakat lunaparkın çıkışını bir türlü bulamazlar. Bu arada eğlence peşinde kendinden geçmiş kalabalıkların ortasında kalıp sürüklenirler. Kimsenin gitmek gibi bir niyeti yoktur. Hatta diğer insanlar onlara eğlenceyi bozdukları için kızmaktadırlar. Çıkışı sordukları kimsecikler parkın çıkışını bulamamaktadır. İşin garibi saat de hiç ilerlememektedir. Netice de Süleyman ve ailesinin lunapark sefası bir kâbusa dönüşür.

Suzan Alexander Kane’nin yapbozları gibi, Kutlu’nun lunapark eğlenceleri de bir oyun ve oyalanmadan ibaret dünya hayatını simgeler. Bunlar bizim için geçici eğlenceler, oyalanmalar üretebilirler ama “gerçek” değildirler. Ölüm bütün bu sahteliklerin dumanını savurup yok eder.
İçimizdeki “boşluğu” dolduracak olan, son yapboz parçası ya da başka bir lunapark eğlencesi değildir.


Bediüzzaman’ın Bahsettiği Kabir Aynalarını Xanadu’da Görmek


Filmde karısının Kane’i terkettiği ve Kane’in öfkeyle herşeyi kırıp döktüğü sahnenin hemen akabinde yine sembolik değeri çok büyük bir sahne yerleştirilmiştir. Çalışanlarının endişeli ve korkulu bakışları arasında odadan çıkan Kane, sarayının şatafatlı holünde yürürken her iki tarafına birbirlerine bakan dev aynalar yerleştirilmiş bir yerden geçer. Aynalar birbirlerini yansıttıklarından, bir sonsuzluk illüzyonu oluşturmaktadırlar. Aynalarda Kane’in sonsuza dek çoğalan yansımalarını görürüz ama o dönüp bakmaz bile…

Başına gelen musibet, nihayetsiz hayat ve iktidar ilüzyonunu paramparça etmiştir.

Çok benzer bir hayali sahneye Bediüzzaman Said Nursi’nin Lem’alar isimli eserinde rastlarız:

Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.
Nasıl bir hat, sürat-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha süratli akar.
Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden Lâ ilâhe illâllah kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.
Said Nursi - Lem’alar (s. 140)


Kolleksiyoncu Karga: Kapitalist Amerika


Filmin sonlarına doğru Kane, işine yarar yaramaz ne bulursa çalıp toplayan kargalara benzetilir.

Ölümünün ardından eşyalarının envanterinin çıkartıldığı sahne müthiştir. Gerçekten hayatı boyunca biriktirdiği eşyaların kimisinin kutuları bile açılmamıştır, kimisi kıymetsiz çöplerdir. Kamera, ölen Kane’in sandık sandık malları üzerinden uçarak geçerken Manhattan’ın gökdelenleri üzerinde uçar gibi oluruz. Verilen mesaj açıktır:

Doymak bilmez, koleksiyoncu karga Amerika’dır. Onun hem herkesin gözlerini kamaştıran hem de çöpten başka bir şey olmayan hazinesi, dünyanın geri kalanının maddi ve entelektüel hazinesinin yağmalanıp yığıldığı, parlak şehirleridir.

Nihayet son sahnede, Kane’in son sözü olan “rosebud”ın, yani yapbozdaki kayıp parçanın, yani kızağının, diğer çöplerle birlikte devasa bir fırına atılıp yakıldığını görürüz. Her şeye sahip olan Kane, kızağını da bulup ambarına yerleştirmiş ama içindeki boşluğu giderememiştir. Bu denli zengin bir adamın onu tatmin etmekten uzak son arzusunun da nasıl dumanlara karışarak yok olduğunu görürüz.

Geri kalanlar işlerini bitirmek için acele etmektedirler. Dünya dönmekte, hayat devam etmektedir. İçlerinden birisinin “haydi millet, treni kaçıracağız” repliği çok şairane bir sonu işaret eder. Çünkü insanların hep peşinde koşacakları, kaçırmamak için çırpınacakları bir trenleri olacaktır…

Twitter: @salihcenap

23 Mart 2015 Pazartesi

Pedagojik Cinayet

Yoksul bir varoş… Yemyeşil kırların, zavallı gecekondu mahallesinin kıyılarına kadar sokulduğu bir bahar günü… Çocuklar oynuyorlar. Gül yüzlü, kara gözlü, minik çocuklar. Ellerinde ne top var, ne ip. Oldukça heyecanlılar. Ceplerindekileri saklamak istercesine bol, koyu renk bir kıyafet giymiş, yüzünü de kara bir bez parçasıyla örtmüş arkadaşlarının önüne dizilmişler. Sonra o arkadaşlarına, sanki onu uzun bir yola gönderirlermiş gibi teker teker sarılıyorlar. Uğurlama heyetindeki minikler kendilerini tutamayıp arada kıkırdıyorlar. Cepleri yüklü arkadaşlarının yüzü görünmüyor ama yürüyüşünden, ufacık çehresinde mağrur ve heyecanlı bir ifade olduğu anlaşılıyor.


Oyunun ikinci sahnesi: Az evvel uğurlanan minik yolcu, birkaç adım ötede, bir kontrol noktasından geçmesine mani olan asker rolünde bir çocukla karşılaşıyor. Kendinden emin adımlarla kendini durdurmaya çalışan “düşmanın” ve sözüm ona kontrol noktasının ortasına ilerliyor ve var gücüyle bağırıyor: Allahuekber!

Sesi duyan tüm çocuklar avuçlarında sakladıkları toprakları göğe savuruyorlar ve kendilerini yere bırakıyorlar. Bir anda her yer toz duman oluyor. Tüm çocuklar şimdi yerde yatıyor.

Oyunun son sahnesi: Az önce intihar eylemcisini oynayan ufaklığı uğurlayanlar koşup, yerde birbirlerinin üzerine yığılmış yatan küçük bedenlerin yüzlerindeki toprakları siliyorlar.

Tahmin etmişsinizdir. Bu insanın tüylerini diken diken eden, insanı isyana, infiale sevk eden sahneler Afganistan’da yaşayan yavrucakların aralarında oynadıkları dehşetli “oyunun” bir kameraya yansıyan anları.

Şimdi size başka bir sahne…

İtalyan yönetmen Roberto Benigni'in, 1997 yapımı Hayat Güzeldir (La vita è bella) filmindeyiz. Filmin konusu binlerce benzeri gibi, Yahudi soykırımı. Bu filmde de kara gözlü minik bir yavru var: Giosuè. Babası, muhtemelen öldürülecekleri çalışma kampına beraber götürüldüğü beş yaşındaki oğluna, yaşadıkları terörü aksettirmemek için bir yalan uydurur: Yaşadıklarının hepsi uzun soluklu bir oyundur ve baba oğul olarak yarışılan bu zorlu oyunu kazananın ödülü gerçek bir “tank” olacaktır. Herşeyden habersiz masum yavrusunu, kendilerine uygulanan her türlü zulmün bir oyun aşaması olduğuna ikna etmeyi başaran baba, Amerikan ordusunun onları kurtarmaya gelmesinden bir gün önce öldürülür ama hâlâ oyunda olduğunu zannederek bir kutuda saklanan Giosuè yaşar. Onları kurtarmaya gelen Amerikalı askerlerin tanklarını görünce, çıkardığı başarılı oyun neticesinde babasının vadettiği ödülü kazandığından şüphesi kalmaz. Çocuğun annesini görünce sevinçle haykıracağı tek şey vardır: 

Biz kazandık!..

İki coğrafya, iki kurgu…

Bir tarafta, patlamamış bombaları oyuncak niyetine atıp tutar gibi yaşadıkları terörü oyunlaştırmalarına engel olamadığımız biçare çocuklarımızın, öte tarafta sırf çocuğunun ruhu örselenmesin diye içine düştüğü karanlık kuyuyu sahte ışıklarla bezemek için çırpınan bir babanın hikâyesi.

Kucaklanıp, ölümden, kandan, nefretten, şiddetten en uzak neresi varsa oraya kaçırılması gereken masum yavrularımıza reva gördüğümüz hayat bunlardan hangisi olmalı?

Maalesef savaşların getirdiği ölümlerin kanlı karanlığını çocuklarımızdan uzak tutmamız gerektiğini bir türlü kavrayamıyoruz.

Önce Afganistan’dan başlayıp, İtalya’da sürdürdüğümüz seyahatimizi ortada, güzel ülkemizde sonlandıralım.

Her sene Çanakkale harbini anma törenleri adı altında okullarımızda çeşitli merasimler tertip ediliyor.
Sayısız insanımızın hayatına mal olmuş o korkunç savaşın toplumsal hafızamızda bıraktığı izler silinmiyor. Silinmelerini de istemiyoruz zaten. Belki de düşman geçmesin diye hayatlarını feda eden yüz binlerce insanımızın yaşadıklarını unutmayı, hatıralarına ihanet sayıyoruz.

Elbette yetişen çocuklarımızın da yaşananlardan haberdar olmasını, dersler çıkartmasını arzu ediyoruz.

Ama unutmayalım ki bu korkunç tecrübeyi, sadece belli bir zihni olgunluk seviyesine erişmiş olan yavrularımızın sağlıklı bir şekilde kavramasını bekleyebiliriz.

Herşeyden habersiz miniklere bu müessif hadisenin korkunç detaylarını anlatmak, pedagojik açıdan bir cinayettir.

Belki yüzlerce okulumuzda, güya pedagojik formasyon almış öğretmenler eliyle, gariban Afgan çocukların canlandırdığı sahnelerin benzerlerini yedi-sekiz yaşında sabilere sahneletiyoruz.


Küçücük oğlan çocuklarına, vurulup ölmüş rolü yaptırıyoruz. Küçücük kız çocuklarına onların cesetlerinin başında ağlayan kadınları oynatıyoruz.

Ne dediğinin farkında bile olamayacak yaştaki yavrularımızı, hamasi şiirler okurken gırtlaklarını parçalamaya ne kadar yaklaşırlarsa o kadar alkışlıyoruz.

Bayrağımızı selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağını haykıran yavrumuzu nasıl bir psikopat olmaya sevk ettiğimizi fark edemiyoruz.

Maziyi anıyoruz diye kendimizi “jiletlememiz”, tarih şuuru taşıdığımızı değil, ruhen hasta olduğumuzu gösterir.

Geçmişte ya da bugün ne kadar acı çekilmiş olursa olsun, “hayat güzeldir”.

En çok da çocuklar için güzeldir.

Hiçbir gaye, bu güzelliğe kastetmeyi mazur kılmaz!

Eğer Çanakkale harbinde can verenler anılacaksa bunun yolu o zaman yaşanan korkunç terörü yeniden canlandırmak değildir.

Belki de artık bir değişiklik yaparak hamaseti bırakıp farklı sorulara cevap arama vakti gelmiştir.

Mesela, “Kader bizi adım adım bu savaşın kucağına taşırken hangi stratejik hataları yaptık?” gibi.

Mesela, “Bir müdafaa harbinde bu kadar büyük kayıplar vermemize neler sebep oldu?” gibi.

Mesela, “O gün yaşadıklarımızdan askerî, iktisadî, içtimaî tüm dersleri çıkardık mı?” gibi.

Gençlerimizin zihinlerinde bu tür sorulara cevap aramaya başlamalarını sağlamak, karanlığa sövmeyi bırakıp bir mum yakmak olacaktır.

Twitter: @salihcenap


Not: 2012 yılında, Afgan çocukları hiç olmazsa böyle korkunç oyunlar oynamasın diye, onlara mülteci kamplarını kuşatan dikenli tellere gelse bile patlamayan futbol topu vermek üzere Afghan KidsPlay (AKP) adında bir kampanya yapılmış

20 Aralık 2011 Salı

Memento Notlarım


Yönetmen Christopher Nolan'ın 2000 yapımı filmi "Memento" sinema tarihine bir klasik olarak geçmeye namzet, çok mühim bir film. Sinema tekniği açısından senaryonun baştan sona doğru değil, sondan başa doğru akması, sıkıcı olmadan tersine çevrilebilmiş sebep-sonuç ilişkisi gibi hayret ve hayranlık uyandırabilecek birçok unsuru ihtiva eden filmin anlatıkları, anlatım şeklindeki orjinallikleri, filmi müstesna bir yere koymamızı gerektiriyor.

Filmin ana karakteri Leonard Shelby, nadir görülen bir hastalıktan muzdariptir. Travma neticesinde hasar gören beyni yüzünden, yaşadığı travmatik hadiseden sonra vuku bulan hiçbirşeyi hafızasında tutamamaktadır. Yaklaşık onbeş dakikada bir hafızası sıfırlanmakta, son yaşadığı herşeyi, tanıştığı insanları, söylediklerini ve dinlediklerini, yani özetle "herşeyi" unutmaktadır.  Başına gelen hadiseye kadar yaşadıklarını, adını, tanıdıklarını hatırladığı halde, sonrası sıfırlanmaktadır. İşin kötüsü, son hatırladığı şeyin, eşinin bir cinayete kurban gitmesi ve eşinin katillerini bulup öldürmeyi kendisi için hayat gayesi olarak benimsemiş olmasıdır.

Sürekli unuturken gayesine ulaşması nasıl mümkün olacaktır? Vaziyetinin farkındadır. Bunun için bir sistem geliştirir. Yeni öğrendiği herşeyi not alacak, kandırılmamak, manipüle edilmemek  için kendi el yazısına güvenecektir. Bir de polaroid fotoğraf makinesi ile yeni tanıştığı insanların, gittiği yerlerin fotoğraflarını çekecek, çektiği fotoğrafların üzerine aldığı notlarla kendisine adeta suni bir hafıza yaratacaktır. Ona bu da kafi gelmez ve öğrendiği "hakikatleri" vücuduna yazmaya, asla unutmaması gereken, çok zahmetle öğrendiği en önemli "gerçekleri" dövme şeklinde vücuduna yazdırmaya başlar. Tavsiyelere, hatıralara değil “gerçek” diye isimlendirdiği kanıtlara itibar edecektir. Filmde bir motel odasında uyanan Leonard kendine şöyle der:

"Çekmecelerde hiçbir şey yok. Ama yine de bak. Tabii ki dindarca okuduğum Kutsal Kitap dışında. Kim olduğunu ve kendin hakkında her şeyi biliyorsun. Ama günlük işler için notlar çok yararlıdır."

Burada yapılan gönderme çok dikkat çekici.  Çekmeceler aslında kahramanımızın hafızasına bir remiz. Çekmeceler boş. Çünkü hafızası boş. Çekmecede bulunan tek şey "dindarca okuduğu" "kutsal kitap". Bu gönderme iki şekilde anlaşılabilir:

1. Kahramanımız bu hastalığa düşmeden önceki hatıralarını (ki onun varlık sebebidir bu hatıralar) adeta kutsal bir kitap gibi benimsemiştir. Çünkü o hatıralar silinip gitmemekte "sabit" durmaktadırlar.

2. Günlük hayatta her türlü manüpülasyona açık, sürekli değişen "bilgilerle" karşılaştırıldığında, değişmeyen kutsal kitap yegâne istinat noktasıdır.

Leonard'ın tedbirleri, elbette işe yaramıyor. Neticede etrafında sağlıklı bir şekilde "hatırlayan" kötü niyetli insanlar onu manipüle etmeye başlıyorlar. Hatta bunda o kadar ileri gidiyorlar ki, bir tanesi, nasılsa az sonra unutacağını bilerek, onu suistimal edeceğini Leonard'ın yüzüne söylüyor. Kahramanımızın çaresizlik içinde bunu not etmek için kalem arayıp bulamadığı için, az önce kendisine hakaret ettiği için vurup gözünü morarttığı kadının, birkaç dakika sonra başka biri tarafından dövülmüş de ona sığınıyormuş gibi yaparak kendisini manüple etmesine mani olamadığı sahneyi mutlaka bir yere not etmek gerekiyor.

Bu sahne ile aslında kahramanımızın aldatılmamak için benimsediği ilkelerden birisinin işe yaramadığı tescillenmiş oluyor. Leonard, insanlarla göz teması kurmanın onu aldatılmaktan koruyacağına inanıyor. Eski bir sigorta müfettişi olarak geliştirdiği kabiliyetlerine güvenebileceğini sanıyor. Telefonda kimseyle konuşmak istemiyor, konuştuğu kişi güneş gözlüğü takıyorsa çıkarttırıyor. Ama gel gör ki, yarım metreden gözlerinin içine bakan bir kadın tarafından kandırılıyor.

Filmin unutulmaz bir başka sahnesi de Leonard'ın kendini koşarken bulduğu sahne. Kahramanımız kendisi gibi koşan ikinci bir adam daha görüyor. İki ihtimal olabileceğini düşünüyor: ya kaçıyor, ya kovalıyor olmalıdır. Önce kovaladığını düşünüp biraz kovalamaya girişir gibi olsa da, diğer adam ona ateş ettiğinde aslında kaçtığını anlıyor.

Memento filmin son sahnesi, aslında hikâyenin başladığı anı gösteriyor. Hikâyeyi anladık, senaryoyu çözdük derken son derece sarsıcı bir şekilde, hiçbirşeyin düşündüğümüz gibi olmadığını görüyoruz.  Meğer Leonard, karısını öldüren adamlar hikâyesini tamamen kendisi uydurmuş ve daha sonra hastalığından dolayı şuursuzca bu kendi uydurduğu hikâyeye iman etmiş. Buna samimiyetle inandığı sırada eşi ile birlikte yaşamaya devam ediyor olması bile vaziyeti değiştirmemiş. Hatta bir ihtimal şeker hastası eşini, bilmeden aşırı dozda insülin vererek öldürenin, Leonard'ın bizzat kendisi olabileceği bile ima ediliyor. Kendi uydurduğu intikamın peşindeki Leonard'ın, kendisine yardım eden polis Teddy ile birlikte eşinin katili olduğunu düşündüğü birini bulduğunu ve öldürdüğünü öğreniyoruz. Hatta bunu yaptıktan sonra, unutmamak için sevinç içinde göğsüne "İşi halletim" yazıp bir fotoğraf bile çektirmiş. Fakat tıpkı dğer herşey gibi bu yaptığını da derhal unutuvermiş. Ve aynı takıntının peşinde koşmaya evam etmiş. Yani eşinin -çoktan bulup öldürdüğü- katilini, elindeki ipuçlarından yola çıkarak arama macerasına atılmış. Bir noktada bütün bunları kendisine hatırlatan polis Teddy için, onunla ilgili hakikati en iyi ve en doğru bilen kişi olduğunu bile bile "Yalanlarına inanma" diye not alan Leonard, bu notu alırken bir sonraki hedefinin “rahatsız edici gerçekleri ona hatırlatan ve dilediğince inanmasına mani olan” Teddy olması için adamın arabasının plakasını notları arasına eklemeyi de unutmamış.

Bu müthiş final bize şunu anlatıyor. Beşer nisyan ile malûldür evet! İnsan unutur. Fakat bazen -belki de çoğu zaman- neyi unutacağımızı, neyi hatırlayacağımızı belirleyen malûliyetimiz değil, bizzat kendimizizdir.

Şu anlattıklarımız filmi görmemiş kimseler için son derece karışık ve anlaşılmaz olacağının farkındayım. Bu yüzden bu filmi herkese tavsiye ediyorum. Şimdi gelelim filmin ilham ettiği düşüncelere...

Bir an için unutma hastalığına düşenin bir adam değil de bir millet olduğunu farzedelim. Hatta filmdeki adamın yerine milletimizi koyalım.

Büyük bir travma yaşayan bir millet olarak, neredeyse her sabah hafızası silinmiş olarak uyanıyoruz.

Hafızamızda bir süreklilik olmadığından, mahmurluğu, şaşkınlığı bir türlü üstümüzden atamıyor, her türlü manipülasyona açık halde bulunuyoruz.

Oryantasyonumuzu kaybetmiş olduğumuz için bir nirengi noktası, bir referans, bir istinat noktası arıyoruz. Çevremizden hayalet sesler, yardımımıza koşmakta gecikmiyor, aradığımız şey için derhal tekliflerde bulunuyorlar. Mesela kimisi, "Siz yüzünü batıya çevirmiş, doğulu bir milletsiniz, hedeflediğiniz değerler modern batı medeniyetinin değerleridir, bunun delili de kılığınız kıyafetiniz, kullandığınız alfabe, benimsemiş olduğunuz ölçü değerleri, tercüme ettiğiniz kanunlardır. Şimdi aylaklığı  bırakın ve batılılaşma maceranıza devam edin." diyor.  Diğer birisi, "Siz aslında sizi sömürgeleştirmeye çalışan emperyalistlere karşı savaşan bir ulus devletsiniz. Bunun delili, vermiş olduğunuz istiklal savaşının fotoğrafları ve ülkenizi istilaya kalkışan sömürgeci güçlerin ordularını nasıl denize döktüğünüze dair kahramanlarınızın sizlere bırakmış olduğu hatıralardır. Haydi kendinizi toplayın ve emperyalist güçlerin kılık değiştirerek devam ettirdiği sinsi oyunlara karşı çıkın." diye yol gösteriyor. Şuuraltımızdan gelen boğuk, belirsiz, anlam veremediğimiz ve bastırmaya  gayret ettiğimiz bir ses de bize "Sen kendini bildin bileli son dinin bayraktarlığını yapmış, doğuyla batıyla değil, hakkı tutup kaldırmakla meşgul olmuş bir milletsin. Düştün ama artık düştüğün yerden kalmanın vaktidir. Hatırla kendini. Canlan!" diye fısıldayıp duruyor.
Bizim bu durumda başvuracağımız yer tarih oluyor. Ama sonra dehşetle tarihin de manipüle edilmiş olduğunu farkediyoruz.  Üstelik sesler bu kadarla da kalmıyor, artıyor, çeşitleniyor. Bir türlü uyanamayan zihnimiz bu bombardıman altında iyice dumura uğruyor. Kime, neye inanacağımızı bilemez oluyoruz. Sonra günlük hadiselerin girdabı, taş üstüne taş koyamadan yutuveriyor bizi. Ve ertesi sabah uyandığımızda yine herşeyi unutmuş oluyoruz. Herşey baştan başlıyor.

İnsanlar ve milletler hafızalarından mı ibarettir? Bizi biz yapan başka unsurlar var mıdır? Bocalayıp durmamızın sebebi nedir? Belki ikiyüz senemizi milletçe adeta bir alzheimer hastası gibi yaşadık. Biz yaşadığımız derin travmayı atlatıp sıhhatli bir şekilde hafızamızı toparlayamadığımız müddetçe iyileşmemiz çok zor görünüyor. Hafızayı toparlamak elbette kafi değildir. O hafızanın yardımıyla sıhhatli bir tefekkür ve muhakeme kaabiliyeti geliştirmeye de mecburuz. Ve nihayet aradığımız hakikatin sadece hafızamızda değil ruhumuzda da olduğunu anlamamız gerekiyor.

Salih Cenap Baydar
20.12.2011

TOTAL RECALL



Sen Unut Geçmişini
Ben Aklımda Tutarım
Adamım
Bu küçük işlere ben bakarım

Behçet Aysan



22 Ekim 2011 Cumartesi günü TYB Sinema Kulübünde 1990 yapımı bir film seyrettik. Filmimiz Arnold Schwarzenegger'in başrolünü oynadığı, ülkemizde “Gerçeğe Çağrı” ismiyle gösterilen “Total Recall” isimli filmdi. Filmi ya da başrol oyuncusuna duyan, bilen birçok kişi bu “vurdulu kırdılı” film üzerine ne konuşulabilir ki diye düşünüp dudak bükmüş olacak ki katılım diğer gösterimlere nispetle çok fazla olmadı. Ama bu filmi seçmemizin bir nedeni vardı ve filmden sonra oldukça hoş bir sohbet seansı gerçekleşti.

Film her ne kadar bir aralar ulusal kanalların “vurdu kırdılı filmler” kontenjanında dolgu malzemesi olarak kullanılmış olsa da konusu, senaryosu itibarıyla “Dark City”, “The Matrix”, “existenZ”, “Thirteenth Floor”, “Vanilla Sky”, “Shutter Island”, “Inception” gibi birçok filme ilham kaynağı olmuş bir eser.

Sanal gerçekliğin (virtual reality) ötesinde, bir “simule edilebilir gerçeklik” (simulated reality) mümkün olabilir mi? Olursa nasıl olur? gibi sorulara cevap aranan film 2084 yılında geçiyor.

Filmin senaryosu yetmişli yıllarda büyük şöhrete kavuşmuş bir yazar olan Philip K. Dick’in “We can remember it for you wholesale” isimli kısa hikâyesinden uyarlanmış. “Sizin için toptan hatırlayabiliriz” şeklinde çevrilebilecek bu başlık bana yukarıya epigraf yaptığım dizeleri hatırlattı. Philip K. Dick bazıları Türkçe’mize de çevirilen birçok kısa hikayenin yazarı. Başrolünü Tom Cruise’un oynadığı “Vanilla Sky” filmi de aynı yazarın diğer bir hikâyesinden uyarlanmış. Bu yazarın şizofreni hastası olduğunu internet forumlarında okudum. Belki gerçeklik hissinin aslında o kadar da güvenilir bir his olmadığını anlamak ve anlatmadaki ustalığını bu hastalığa borçlu bile olabilir.

Philip K. Dick’in hikâyesinin ve filmin başlığının hatırlamayla ilgili vurgusu, Türkçe’ye tercüme edilirken kaybolmuş gibi geldi.

LSD kullanan kişilerin nöroaktif yahut halusinojen maddelerin beyni etkilemesi sonucu gerçeklikten uzaklaşmaları, hatta alternatif bir gerçekliğe geçmeleri uzun zamandır bilinen bir konu. Filmde, kimyasal maddelerle gerçekleşen ama kontrol edilemeyen bu durumun ileri bir teknoloji marifetiyle kontrol edilebilir olması halinde neler olabileceği anlatılıyor.

İnsanın algılarıyla oynanması, gerçekliğin olduğundan farklı algılanması işin sadece bir boyutu. Gerçeklik algısının manüplasyonu, sadece hafızda bir simülasyon şeklinde gerçekleşse bile insanlarda gerçekliğe dair oryantasyonun kaybolması kolay kolay gerçekleşmez. Rüya gördüğümüzde de aslında alternatif bir gerçekliğe geçer ve bir süre orada bulunduktan sonra geri geliriz. Çok nadiren, o da çok kısa bir süreliğine, rüya ile gerçeği birbirine karıştırdığımız olur. Burada gerçekliğimize dönmemize yardım eden temel unsur, “devamlılıktır” . Eğer her uyuduğumuzda, aynı rüyaya, son kaldığımız yerden devam etmemiz söz konusu olsaydı, başka bir değişle rüyalarımızın bir devamlılığı olsaydı hangi gerçekliğin “gerçek gerçeklik” olduğunu bilemezdik.

Ziya Gökalp “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak” isimli eserinde Bergson’un şu görüşünden bahsediyor: ”Ferdin ruhu hâtırâlarının toplamı, cesedi ise itiyatlarının toplamından ibarettir.” Filmdeki karakterlerden biri şu cümleyi sarfediyor: ”A man is defined by his actions, not his memory” yani bir insan hafızasıyla değil hareketleriyle tanımlanır. Filmde söylenen cümlenin doğru olabilmesi için tanımlamayı kimin, hangi gerçeklikte yaptığının da belirtilmesi gerekiyor.

Filmde dikkatimi çeken replikleri not etmek istiyorum:

- Bir rüyayı kıskandığına inanamıyorum

- Birisi olmak istiyorum, herhangi birisi olmak istemiyorum.
- Zaten öylesin, sevdiğim adamsın

- Üzgünüm tüm hayatın sadece bir rüyadan ibaret.

- Cohaagen'in sırrı sizin beyin dediğiniz o kara delikte saklı.

- Sen hiçkimsesin. Aptal bir rüyadan başka birşey değilsin.

- İsyancılar ne istiyorlar?
- Her zaman ki şeyi: Daha fazla para, özgürlük, hava.

- Siz, yaptıklarınızsınız.
- İnsanoğlu yaptıklarıyla ölçülür, hatıralarıyla değil.

- Bir iltifatta bulunmam gerekiyor: Dahîce bir düşünce manipülasyonuydu.

- Hadi Cohaagen, istediğini aldın, insanlara hava ver!
- Dostum, 5 dakika sonra insanlar seni hiç ilgilendirmeyecek artık.
Film otuz sene önce, geleceğe dair bir takım öngörülerle çevrilmiş. Geleceğe dair bu tasavvurların ve tahminlerin bazıları çoktan gerçekleşti bile. Teknoloji ilerledikçe filmde görülen keskin köşeli araçlar yerine çok daha yuvarlak hatlı otomobillerin piyasaya sürülmüş olması ilginç. İnce monitörler, kendini sürebilen araçlar, görüntülü telefonlar ve boyları filmdekinden çok daha küçük olsa da GPS cihazları gerçekleşen öngörülerden. Üç boyutlu hologramın da gerçekleşmek üzere olduğu söylenebilir.

Filmde herşey karşıtlıklar üzerine kurulmuş. Quaid-Hauser, Esmer-Sarışın, Dünya-Mars, Gerçek-Rüya, İnsan-Mutant ve nihayet hologram ikiz bunlara örnek verilebilir.

Total Recall Hollywood’da bilgisayar animasyonları, grafikleri kullanılmadan yapılmış son büyük prodüksiyon. Sadece canlı röntgen görüntülerinin olduğu sahnede bilgisayar kullanılmış. Özel efektler maketlerle, kuklalarla gerçekleştirilmiş. Buna rağmen özel efekt dalında ödül alması dikkate değer.

Film 1990 yapımı ama 1980’lerin bütün klişelerini filmde bulmak mümkün. Kadınlarda kabartılmış saçlar, vatkalar, kalın kaşlar ve aerobik kıyafetleri ilk bakışta seksenlerin modasını gösteren noktalar.

Tabi bir de bol bol da gizli reklam var. Birçok sahnede, arkadan, sağdan, soldan pepsi, coca-cola, fuji film, sony trinitron reklamları seyircinin üzerine atlıyor.

Sadece dokuz sene sonra çekilen The Matrix filminin yapımcılarının bu filmden çokça ilham aldığını söylemek mümkün. Vücuda saklanmış takip cihazı, kırmızı hap, sömürülen alt sınıflar, enerji için verilen kavga gibi pek çok unsur her iki filmde neredeyse birebir kullanılmış.

Bir Schwarzenegger aksiyon filmini Paul Verhoeven çekince rahatsız edici bir şiddet gösterisi neredeyse kaçınılmaz oluyor. Film boyunca ölen insanların hesabını tutmak mümkün değil. Şahsen böylesine ilgi çekici bir konu, böylesine bir kan banyosuna çevrilmeden anlatılabilse çok daha iyi olacaktı diye düşünüyorum.

Filmin sonlarına doğru Cohaagen’in kırdığı akvaryumda susuz kalıp ölen balıklar, havasız kalıp ölümü bekleyen mutantları hatırlatan bir sembol olarak kullanılmış.

Filmde, zihin manipülasyonu için hemen her şeyin kullanılabileceğini görüyoruz. Aile-eş sevgisi, anne sevgisi, beslenecek çocuklar sömürüsü, arkadaş sohbeti bunlardan hemen göze çarpanları. Hatta sahte bir suikast teşebbüsü bile inandırma “tezgâhının” parçası olabiliyor. Bunlar da yetmemeye başlayınca kişinin kendisinin bile kendisine karşı kandırma, yönlendirme aracı olarak kullanılabiliyor.

Son notum “vamp” kadın karakterle ilgili. Bizim Yeşilçam sinemasında birkaç istisna gözardı edilirse esas kız için hemen her zaman esmer, kötülük peşinde vamp kadın hep sarışın bir oyuncu tercih ediliyormuş. Hatta bugünün dizilerinde bile bu yazılı olmayan kural tatbik ediliyormuş. Batı sinemasında ise bunun tam zıddı bir vaziyet söz konusuymuş. Bu filmde bir istisna yapılarak masum sarışına karşı şeytani esmer klişesi tersine çevrilmiş.

Film bittiğinde anlatılanların tümünün aslında bir rüya olup olmadığı sorusunun cevabı verilmiyor. Hatta şöyle bir mesaj bile verildiği söylenebilir: Yaşadıklarınızın bir rüya olup olmadığından asla emin olamazsınız. O yüzden hayatınız (ânınız) iyi gidiyorsa tadını çıkartmaya bakın. Zira her an uyanabilirsiniz.

S. Cenap Baydar
25 Ekim 2011
Salı

19 Aralık 2011 Pazartesi

Ölü Ozanlar Derneği Notlarım


Ölü Ozanlar Derneği Notları


1989 yapımı “Ölü Ozanlar Derneği” şahsen Robin Williams ile ilk tanıştığım filmdi. Talebelerini etkileyen, bilgi ve birikimiyle kendisine hayran edip onları avucunun içine alan hoca teması pek çok filmde işlenmiştir. Nedense bu tür filmlerin kötü çekilmiş olanları bile izleyiciye derinden tesir eder. Şöyle talebesi olup peşine düşülebilecek sağlam bir hoca bulamayışımızın bunda etkisi vardır muhakkak!


Sarmaşık Ligi
Robin Williams’ın böylesi bir hocayı başarıyla oynadığı bir film olan “Ölü Ozanlar Derneği” 1958 yılında, Wellton isimli kurgusal bir okulda geçiyor. O sene okulda öğretmenliğe başlayan John Keating isimli edebiyat hocası aslında öğretmenlik yaptığı okulun eski mezunlarından. Wellton isimli bu lise aslında sarmaşık ligi (Ivy Leaguge) denilen, ABD’nin  kuzeydoğusundaki sekiz vakıf üniversitesinin oluşturduğu birlik okullarına öğrenci yetiştirmekle övünen bir lise. Aslında bir spor ligi olarak kurulmuşolan “Sarmaşık Ligi” artık bugün, akademik mükemmellik, zor öğrenci alma ve elitizm ile bağdaştırılmakta. Bu lige dahil olan okullardan birkaçını sayarsak zaten hemen bir fikir uyanacaktır: Harward, Princeton, Pensilvanya ve Yale...


Kalvinistler
Okulda dini temellere oturtulduğu sıkça vurgulanan bir disiplin söz konusu. Orta-üst sınıftan aileler, ciddi maddi zahmetlere girerek, yukarıda bahsedilen üniversitelere gidip mühendis, doktor, avukat olarak mezun olsunlar diye çocuklarını Wellton lisesine gönderiyorlar. Burada öğrencilerin ailelerinden tevarüs etmeleri beklenen bir Kalvinist adanmışlık söz konusu. Vikipedia’da yardım alarak Kalvinizm ya da Kalvenizm hakkında bir not düşelim:

“Protestanlık'ta Kalvenizm mezhebine göre dürüstlük ve çalışkanlık birinci sırada yer alır. Calvin'e göre çalışkan, dürüst olan, dünya nimetlerinden uzak durarak ibadet edenler rahipler kadar Tanrı'nın selametine hak kazanmış, küçük seçilmişler grubunun üyeleriydi. Günah olansa lüks yaşam, süslü elbiseler ve mücevher kullanmak; dans etmek, sarhoş olmak ve tembellikti.”

Batı medeniyetini bugün bulunduğu bilimsel, teknolojik üstünlük noktasına getiren önemli anlayışlardan biri sayılan bu anlayışın filmde derinden eleştirildiğini görüyoruz. Öğrenciler okulun Wellton olan ismini bir harf değişikliğiyle İngilizce hell:cehennem kelimesine gönderme yaparak Hellton olarak telaffuz ediyorlar. Bu aslında okuldan ve benimsenen usullerden ne derece nefret ettiklerini gösteriyor. Tabi bu görüş tüm öğrencilerce paylaşılmıyor. Kalvinist ideallere inanan, kendisi için tasarlanan geleceği elde etmek için gayret eden çok öğrenci de var.


Gassal Elinde Meyyit
İlk edebiyat dersinde öğretmen John Keating klasik bir giriş yapıyor ama hemen sonra  o klasik anlayışı tamamen değersiz bulduğunu belirtince öğrenciler ciddi bir gayretle aldıkları notları karalayıveriyorlar. Eskiler talebenin hocası karşısındaki vaziyetini tarif ederken “gassal elinde meyyit” deyimini kullanırlarmış. Gassal, gusleden, ölüyü yıkayan kişiye deniyor. Meyyit de ölü. Bir ölü beden, onu yıkayan kişinin elinde nasıl tepkisizi nasıl itirazsızsa ideal talebe de ideal hocanın elinde öylesine itaatkâr olur denilir. İşte Keating’in de karşısında böyle bir sınıf bulunuyor. O noktadan itibaren de Keating öğrencilerinin kafalarına yeni fikir tohumları atmaya başlıyor. İlk iş olarak onlara, şiir hakkında beğenmediği kanaatler öne süren kitap sayfalarını yırtmalarını söylüyor.


Kitap Sayfası Yırtmak
Benimsedikleri “kutsal doktrini” simgeleyen ders kitaplarından sayfa yırtmak öğrenciler için hiç de kolay birşey değil. Zira bunu onlara salık veren kişi yine şartsız itaatle teslim oldukları müessesenin “hocası”. Aslında bu çatışmayla Bay Keating ilk anda “surda bir gedik” açmış, müesses nizamın şiddetle sorgulanabilmesine ilk defa imkan sağlamış oluyor.

Böylesine şiddetle eleştirilen görüş bir şiiri kıymetlendirmekle ilgili. Okudukları kitabın yazarı bir şiirin kıymetini anlamak için iki temel soruya cevap aranması gerektiğini söylüyor. İlki şiirin anlatmak istediği meselenin ne kadar ustalıkla işlenmiş olduğu, ikincisi bu meselenin ne kadar önemli olduğu. Filme Keating şiirin böyle matematiksel yaklaşımlarla değerlendirilemeyeceğini öğrencilerine anlatmak istiyor.

Şiir
Ben filmden istenen dersi çıkaramamış olacağım ki bu konuda Keating’in fena halde yanıldığını düşünüyorum. Şiirin, hayatın pek çok dalında olduğu gibi kıymetlendirilmesi için bazı objektif kriterler bulunması gerektiğine inananlardanım...

Carpe Diem
Keating öğrencilerine latince bir söz öğretiyor: “Carpe Diem - Günü yakala” Hayatın iliğini emmekten, bunu yapmak için de kendilerine sunulan kalıpları kırmaları gerektiğinden bahsediyor.

Hedonizm
Burada yüceltilen “hayatın iliğini emmek” hedefi-ideali bana son derece hedonist bir hedef gibi geldi. Hiç de şiirsel bir çekicilik bulabildiğimi söyleyemeyeceğim bu çağrıda. Dünü ve yarını düşünmeden, sadece bugün azami zevk ve asgari acı çerçevesinde bir hayat peşinde koşmak insanî olmaktan çok çok uzak göründü gözüme...

Okulun eski bir albümünde fotoğrafını bulup getiren öğrencilerine Keating’in albümü yakmalarını söylemesi de carpe diem ideali doğrultusunda görünüyor: dünü bırak günü yakala...

Farklı Açılar
Meselelere farklı açılardan bakabilmek için bulunulan yerden ayrılmak, yer değiştirmek önerisi filmde altı çizilmesi gereken önemli bir motif. Keating talebelerine “yanlış ve aptalca görünse de kendi seslerini bulana kadar bunu denemeleri gerektiğini söylüyor. Gençlerin kendi yürüyüşlerini bulmaları için denemeler yapmaları, akıntıya karşı yüzmeleri ve kendileri için düşünmeyi öğrenmeleri  konusunda öğütlenenler de bu kapsamda dikkat çekiyor.

Okul ve Hocalar
Filmde beni en çok etkileyen şeylerden biri hadiselerin geçtiği okul binası ve çevresi oldu. Şehirden uzak, tabiatın ortasında, yakınlarından ırmaklar akan, bir yanında göl, bir yanında orman bulunan, ördeklerin gezdiği, kürek çekme antrenmanlarının yapılabildiği, bisikletle gezilebilen, futbol sahalarının bulunduğu böylesi bir okulun bir eşi ülkemizde var mıdır acaba diye düşünmeden edemedim.. Sadece okulun fiziki şartları değil, hocaların kendilerini adamışlıkları, mesleklerini derinden benimsemeleri de çok dikkat çekici geldi.

Sıradan Olmamak
Hocanın “avucuna alamadığı” bazı tipler de var elbette. Bunlardan birisinin kendisini ciddiye almadığını gösteren öylesine yazılmış “şiirine” karşı Keating’in sözü akıllarda kalıyor: “Şiir çok basit olabilir bunda bir sakınca yok. Yeter ki şiirlerinizin sıradan olmasına müsaade etmeyin.”

Sıradan olmamak için talebelerden Charlie’nin sıradan adını reddedip kendine “Nuwanda” diye isim koyması Keating’in öğrencilerine ulaştığını gösteriyor. Fakat burada da bir “ölçü” problemi başgösteriyor. Öğrenciler işi abartıp kendilerini ciddi risklere atmaya başlayınca hocalarının onları uyarmak zorunda kalması insana “ne oldu carpe diem?” diye sordurtuyor!
Filmde “akıntıya karşı yüzme” iradesi kırılan delikanlının intihar etmesi dramatik bir öğe olarak katkı sağlasa da verilen mesaja biraz gölge düşürüyor doğrusu... İdealler uğruna çatışmayı göze almanın anlatıldığı bir hikayede bu öğütlenen hareket tarzını deneyip yapamayan öğrencinin canına kıyması çok da uygun olmamış gibi geliyor.

Filmin unutulmaz son sahnesinde öğrenciler okuldan atılan hocalarını, şiddetle uyarıldıkları halde sıralarının üzerine çıkarak uğurluyorlar. Burada hem sisteme meydana okuma potansiyeline kavuştukları, hem de bakış açılarını değiştirdikleri vurgulanıyor. Son sahnede kamera kapıdaki Keating’e yukarıdan, öğrencilerin baktıkları yerden, yani Keating’in öğrencileri çektiği yeni yükseklikten bakıyor.

Film pedagojik, felsefi ve dini açılardan çok çeşitli ve zengin çağrışımlarıyla mühim filmler listemizde yerini alıyor. Şahsen beğenmediğim ve benimsemediğim bir mesajı olsa da bu filmin seyredilmesi ve tartışılması gereken bir film olduğunu not etmek istiyorum.

Salih Cenap Baydar
19.12.2011